**III
- Amaç ve konu**
Madde 331 - (1) Anonim şirketler, kanunen yasaklanmamış her türlü ekonomik amaç ve konular için kurulabilir.
**III
Madde 331 - (1) Anonim şirketler, kanunen yasaklanmamış her türlü ekonomik amaç ve konular için kurulabilir.
Akademik Değerlendirme
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 331. maddesi, anonim şirketlerin kuruluş felsefesini, varlık nedenini ve teleolojik (amaçsal) sınırlarını çizen temel bir normdur. Madde metninde yer alan "Anonim şirketler, kanunen yasaklanmamış her türlü ekonomik amaç ve konular için kurulabilir" [1] hükmü, mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (eTK) döneminde şirketler hukukuna hâkim olan ve ticaret şirketlerinin hak ehliyetini salt işletme konusu ile sınırlandıran ultra vires ilkesinin kesin olarak terk edildiğinin [2-4] yapıtaşlarından biridir.
Bu hüküm, anonim şirketlerin modern ekonomik yaşamın gerektirdiği esnekliğe ve dinamizme kavuşmasını sağlamıştır. Maddenin sistematiği incelendiğinde, hükmün anonim şirketlerin "Genel Hükümler, Kuruluş ve Temel İlkeler" bölümünde yer aldığı görülmektedir. Kanun koyucu, bu madde ile anonim şirketlerin yalnızca ticari işletme işletmek amacıyla değil, kanunen yasaklanmamış "her türlü ekonomik amaç ve konu" için kurulabileceğini öngörerek, kurumsal kapasiteyi maksimize etmiştir [1].
Türk Ticaret Kanunu, "amaç" ve "konu" kavramlarını bilinçli bir tercih ile birbirinden ayırmıştır. Doktrinde ve madde gerekçelerinde de açıkça ifade edildiği üzere; "amaç" (gaye), anonim şirketin nihai hedefi olan kazanç elde etmeyi ve bu kazancı pay sahipleri arasında paylaşmayı ifade eder [5, 6]. "Konu" ise, şirketin bu nihai amaca (kazanç elde etme amacına) ulaşmak için icra edeceği somut faaliyetlerin türü ve mahiyetidir [5, 7, 8].
Örneğin, bir anonim şirketin temel amacı kazanç sağlamak iken; işletme konusu "inşaat taahhüt işleri yapmak" veya "tekstil ürünleri ithalat ve ihracatı" olabilir [5]. Hükmün, her iki kavramı ("amaç ve konular") kümülatif olarak zikretmesi, şirketin esas sözleşmesinde her ikisinin de kanuni sınırlar çerçevesinde serbestçe belirlenebileceğine işaret etmektedir. Esas sözleşmede amaç ve konunun birlikte gösterilmesi yerine, yalnızca işletme konusunun (somut faaliyet alanının) gösterilmesi yeterli kabul edilmektedir [5].
Maddede yer alan "kanunen yasaklanmamış" ibaresi, sözleşme özgürlüğü ilkesinin şirketler hukuku dogmatiğindeki yansımasıdır. Anonim şirketler diledikleri alanda faaliyet gösterebilirler; ancak bu serbestinin sınırı, Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 27'de yer alan kesin hükümsüzlük (butlan) halleri ile çizilmiştir [9, 10]. Şirketin amaç ve konusu; emredici kanun hükümlerine, kamu düzenine, genel ahlaka ve kişilik haklarına aykırı olamaz [11].
Ayrıca TTK m. 333 uyarınca, Gümrük ve Ticaret Bakanlığınca yayımlanan tebliğ ile faaliyet alanları belirlenen bazı anonim şirketlerin (örneğin bankalar, sigorta şirketleri, finansal kiralama şirketleri) kuruluşu ve esas sözleşme değişiklikleri özel izne tabidir [12, 13]. Kanunen yasaklanmamış olma şartı, bu tür regüle edilmiş piyasalardaki idari ve hukuki sınırlamaları da kapsar.
Madde 331, TTK m. 125/2 hükmü ile birlikte okunduğunda, anonim şirketlerin hak ehliyetinin sınırlarını çizer. Mülga 6762 sayılı Kanun m. 137'de yer alan ve şirketin ehliyetini "işletme mevzuu" ile sınırlayan kural kaldırılmıştır [14-16]. Yeni sistemde ticaret şirketleri, Türk Medeni Kanunu m. 48 çerçevesinde bütün haklardan yararlanabilir ve borçları üstlenebilirler [14, 17]. Böylece, şirketlerin işletme konusu dışında yaptıkları işlemlerin "yok hükmünde" (ultra vires) sayılması uygulamasına son verilmiş ve üçüncü kişilerin işlem güvenliği teminat altına alınmıştır [2, 18].
Yargıtay kararlarında, mülga TK dönemindeki ultra vires ilkesine ilişkin katı yaklaşım terk edilmiş olmakla birlikte, TTK m. 331 ve m. 371/2 bağlamında "işletme konusu dışındaki işlemler" nedeniyle şirketin sorumluluğu özellikle kefalet ve teminat sözleşmelerinde yoğun biçimde tartışılmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili Dairelerinin yerleşik içtihatlarına göre; bir anonim şirketin kendi işletme konusu ile hiçbir iktisadi bağlantısı (illiyet bağı) bulunmayan, şirket menfaatine hizmet etmeyen ve tamamen şirket dışı üçüncü kişilerin (örneğin hâkim pay sahibinin şahsi borçlarının) teminatı için verdiği kefaletlerin şirket işletme konusunun dışında olduğu kabul edilmektedir [26, 27]. Yargıtay, TTK m. 371/2 uyarınca, bu tür salt başkasının menfaatine olan teminat işlemlerinde sözleşmenin karşı tarafı olan banka veya finans kuruluşlarının (basiretli tacir sıfatı da gözetilerek) bu işlemin şirketin işletme konusuna girmediğini "bilebilecek durumda" olduğunu kabul etme eğilimindedir [28, 29]. Dolayısıyla bu tip işlemlerde, 3. kişinin iyiniyet iddiası dinlenmemekte ve işlem şirketi bağlamamaktadır [30].
Olay 1: Gıda sektöründe üretim ve ihracat yapmak üzere kurulan ve esas sözleşmesinde işletme konusu münhasıran "tarım ürünleri ve gıda ticareti" olarak belirlenmiş olan (A) A.Ş.'nin yönetim kurulu başkanı, şirketin hâkim pay sahibine ait (B) İnşaat A.Ş.'nin bankadan kullanacağı ticari kredi için (A) A.Ş. adına müşterek müteselsil kefalet sözleşmesi imzalamıştır. Hukuki analiz: TTK m. 331 uyarınca belirlenen işletme konusunun dışına çıkılmıştır. TTK m. 125/2 gereği ultra vires kalktığından işlem kural olarak (A) A.Ş.'nin hak ehliyeti dâhilindedir ve yok hükmünde değildir [16, 18]. Ancak TTK m. 371/2 uyarınca bu işlem işletme konusu dışındadır. Kefaletin (A) A.Ş.'nin ticari menfaatiyle hiçbir illiyeti bulunmadığından, bankanın (kredi veren üçüncü kişinin) bu durumu halin icabından bilebilecek durumda olduğu kabul edilir [28, 29]. Sonuç olarak, (A) A.Ş. TTK m. 371/2 def'ini ileri sürerek bu kefalet sözleşmesi ile bağlı olmaktan kurtulabilir.
Olay 2: (X) A.Ş., esas sözleşmesinde işletme konusu olarak "ülkeye kaçak yollarla elektronik eşya sokmak ve faturasız satışını yapmak" şeklinde açıkça suç teşkil eden bir faaliyet alanı belirleyerek ticaret siciline tescil talebinde bulunmuştur. Hukuki analiz: TTK m. 331 uyarınca, anonim şirketler ancak "kanunen yasaklanmamış" konular için kurulabilir [1]. Kanunun emredici hükümlerine ve TBK m. 27'ye açıkça aykırılık teşkil eden bu işletme konusu nedeniyle kuruluş işlemi sakattır [9]. Ticaret sicili müdürü tescil talebini reddetmelidir. Şayet tescil gerçekleşmiş ise, TTK m. 353 uyarınca kuruluşun butlanı/feshi davası açılabileceği gibi, TTK m. 210/3 kapsamında Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından kamu düzenine aykırılıktan ötürü fesih davası açılabilir [23, 25, 31].
Türk Ticaret Kanunu m. 331'in, m. 125 ve m. 371 ile kurguladığı yeni sistem doktrinde geniş tartışmalara yol açmıştır. Kanun koyucunun şirket ehliyetini sınırsız hâle getirirken (m. 125/2) temsil yetkisini işletme konusu ile sınırlandırmaya devam etmesi (m. 371/1-2), AT'nin 68/151 sayılı Birinci Yönergesi'nden (m. 9/1) alınmıştır [2, 36, 37].
Ancak doktrinde İsmail Kırca, Ersin Çamoğlu ve Ünal Tekinalp gibi otoriteler, TTK m. 371/2 hükmünün Yönerge metninden farklı kaleme alındığına dikkat çekmektedir. Yönerge, üçüncü kişinin işlemi bilmemesinin "mümkün olmaması" (pozitif vukufa yakın bir hâl) şartını ararken; TTK, TMK m. 3/2'ye benzer biçimde "durumun gereğinden bilebilecek durumda bulunduğu" (hafif ihmalin dahi yeterli olabileceği) şeklindeki esnek bir formül kullanmıştır [37-40]. Bu tercih, işlem güvenliğini zedeleyebileceği ve ultra vires ilkesini "arka kapıdan" sisteme dâhil edebileceği yönünde ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. Nitekim Çamoğlu, hükmün şirketleri koruyan eski sisteme oldukça yakın sonuçlar doğurabileceğini savunarak eleştiriler getirmektedir [41, 42]. Hukuki güvenliğin tesisi adına, üçüncü kişinin bilebilecek durumda olma (iyiniyetin ortadan kalkması) şartının, mahkemelerce çok dar yorumlanması, ancak işlemin şirket menfaatiyle hiçbir illiyetinin olmadığının fahiş surette açık olduğu (örneğin şahsi krediye kefalet) durumlarda kabul edilmesi gerektiği yönündeki doktrin görüşleri son derece isabetlidir [30].
Ayrıca, kanun koyucunun eTK dönemindeki infisah sebebi olan "amacın imkansızlaşması" yerine TTK m. 529/1-b hükmünde "konunun imkansızlaşması" kavramına geçiş yapması, madde 331'deki amaç ve konu ayrımının en pozitif pratik yansımasıdır ve doktrinde ittifakla takdir görmüştür [5, 7].
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.