Madde 267
Madde 267 - (1) Şirket sözleşmesinde farklı bir düzenleme bulunmayan durumlarda tasfiye, bu Bölümdeki hükümlere göre yapılır.
Madde 267
Madde 267 - (1) Şirket sözleşmesinde farklı bir düzenleme bulunmayan durumlarda tasfiye, bu Bölümdeki hükümlere göre yapılır.
Akademik Değerlendirme
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) İkinci Kısmında yer alan Kollektif Şirket düzenlemelerinin, "Tasfiye" başlıklı Beşinci Bölümünün ilk maddesi olan 267. madde, şahıs şirketlerinin tasfiye rejimine hâkim olan temel ilkeyi ortaya koymaktadır. İlgili hüküm, tasfiye sürecinde "Sözleşme Serbestisi" (Sözleşme Özgürlüğü) kuralını benimseyerek [1], tasfiyeye ilişkin kanuni düzenlemelerin kural olarak emredici (imperatif) değil, tamamlayıcı (yedek) hukuk kuralı niteliğinde olduğunu tescil etmiştir.
Madde lafzı; "Şirket sözleşmesinde farklı bir düzenleme bulunmayan durumlarda tasfiye, bu Bölümdeki hükümlere göre yapılır" şeklindedir [1]. Bu düzenleme, kollektif şirketlerin ve atıf yoluyla komandit şirketlerin (TTK m. 328) [2] şahıs şirketi olmalarından kaynaklanan esnekliği yansıtmaktadır. Şahıs şirketlerinde, sermaye şirketlerinin (örneğin anonim şirketlerdeki katı organ yapısı ve tasfiye rejimi) aksine, ortakların birbirlerine olan güveni ve intuitu personae (kişiye bağlılık) ilkesi ön plandadır. Kanun koyucu bu felsefeye sadık kalarak, tasfiye usulünün de öncelikle ortakların iradesiyle şekillendirilmesine olanak tanımıştır. Ancak bu serbesti, mutlak ve sınırsız bir özgürlük alanı yaratmaz; üçüncü kişilerin ve alacaklıların menfaatlerini koruyan emredici normlar bu serbestinin doğal sınırını çizer.
Hükümde geçen "farklı bir düzenleme" ifadesi, kollektif şirket ana sözleşmesinde tasfiye memurlarının atanması, görevden alınması, tasfiye bakiyesinin dağıtım usulü, malvarlığının nakde çevrilme biçimi (örneğin toptan satış veya açık artırma mecburiyetleri) gibi iç ilişkiye dair konularda ortakların baştan kural koyabilmesine olanak tanır. TTK m. 267 uyarınca, ortaklar sözleşmeyle kanundaki tasfiye usulünden tamamen farklı, kendilerine özgü bir tasfiye mekanizması ihdas edebilirler [1]. Ortakların bu hususta karar alabilmeleri, şahıs ortaklıklarındaki geniş irade özerkliğinin bir tezahürüdür.
Tasfiye (liquidation), şirketin sona erme sebebinin gerçekleşmesiyle başlayan, şirketin mevcut malvarlığının nakde çevrilmesi, alacaklarının tahsili, borçlarının ödenmesi ve nihayetinde kalan bir bakiye (tasfiye artığı) varsa bunun ortaklar arasında dağıtılarak şirketin tüzel kişiliğinin ticaret sicilinden terkini ile son bulan hukuki süreçtir. Hüküm, eğer ortaklar şirket sözleşmesinde bir tasfiye usulü öngörmemişlerse, TTK'nın 267 ilâ 303. maddeleri arasında yer alan tasfiye kurallarının devreye gireceğini belirtmektedir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin yerleşik içtihatlarına göre, şahıs şirketlerinin tasfiyesinde şirket sözleşmesinin hükümleri asli ve öncelikli hukuk kaynağıdır. Yargıtay, tarafların serbest iradesiyle akdettikleri şirket sözleşmesinde, tasfiye sürecine ilişkin açık hükümler varken bu hükümlerin görmezden gelinerek doğrudan kanuni tasfiye kurallarının uygulanmasını bozma nedeni saymaktadır. Yüksek Mahkeme, sözleşme serbestisinin sınırını "kamu düzeni, emredici hükümler ve üçüncü kişi alacaklıların haklarının ihlali" olarak çizmektedir. Bu çerçevede, örneğin şirketin varlıklarının ortaklara aynen taksimi öngörülmüşse (şirket sözleşmesinde), mahkemenin malların satılarak paraya çevrilmesine karar vermesi, TTK m. 267 (eTTK m. 206) ihlali olarak kabul edilmektedir.
Olay 1 (Kurmaca Senaryo): Üç ortaklı (A, B ve C) bir kollektif şirketin ana sözleşmesinde, şirketin feshi veya tasfiyeye girmesi durumunda malvarlığının satılmayacağı, varlıkların ortaklar arasında şirket sözleşmesinde belirlenen pay oranlarına göre aynen taksim edileceği kurala bağlanmıştır. Şirket süresinin dolmasıyla tasfiye aşamasına geçilmiş, ancak tasfiye memuru olarak atanan (D), şirketin elindeki gayrimenkulleri piyasa şartları gereği satıp nakde çevirmek ve ortaklara parayı dağıtmak istemiştir. Ortak (A), bu işleme karşı çıkarak malvarlığının aynen taksimini talep etmiştir. Hukuki analiz: TTK m. 267 uyarınca, kollektif şirketin tasfiyesinde şirket sözleşmesi birincil kaynaktır [1]. Kanun, tasfiye bakiyesinin kural olarak paraya çevrilerek dağıtılmasını öngörse de (TTK m. 300), bu tamamlayıcı bir hukuk kuralıdır [6]. Taraflar şirket sözleşmesiyle aynen taksimi kararlaştırdıkları için, tasfiye memuru (D), TTK m. 268 uyarınca bu sözleşme kuralına ve ortakların müşterek iradesine uymakla yükümlüdür [3].
Olay 2 (Kurmaca Senaryo): Bir komandit şirketin ortakları, tasfiye aşamasına gelindiğinde, şirket sözleşmesinde tasfiye memurlarının atanması ve malvarlığının nakde çevrilmesine dair hiçbir hüküm bulunmadığını fark etmiştir. Ortaklardan biri, tasfiyeyi kendi tek başına yürütmek istemiş, diğeri ise mahkemenin müdahil olmasını talep etmiştir. Hukuki analiz: TTK m. 328 atfıyla komandit şirkete uygulanacak olan TTK m. 267 gereğince, şirket sözleşmesinde farklı bir düzenleme bulunmadığından tasfiye, TTK'nın ilgili bölümündeki hükümlere göre yapılacaktır [1], [2]. Sözleşmede hüküm yoksa ve ortaklar oybirliği ile tasfiye memuru atayamazsa, TTK m. 273 uyarınca tüm ortaklar tasfiyeye memur sayılır veya içlerinden birinin istemi ile mahkeme tasfiye memuru atar [7].
Türk Ticaret Kanunu m. 267 hükmünde benimsenen "tasfiyede sözleşme serbestisi" kuralı, doktrinde Reha Poroy, Ünal Tekinalp ve Ersin Çamoğlu gibi otoriteler tarafından, şahıs şirketlerinin esnek yapısına ve ekonomik ihtiyaçlara cevap veren rasyonel bir düzenleme olarak kabul edilmektedir. Ancak doktrindeki temel tartışma, bu serbestinin sınırlarının nerede bittiğidir.
Özellikle şirket alacaklılarının korunmasına yönelik hükümlerin (Örn: TTK m. 271 uyarınca alacaklıların rüçhan hakkı veya TTK m. 297 uyarınca borçların iskonto edilerek ödenmesi mecburiyeti) [11], [12] "emredici" nitelikte olduğu hususunda doktrinde görüş birliği vardır. Ortaklar, şirket sözleşmesine koyacakları bir hükümle, tasfiye bakiyesinin borçlar ödenmeden kendilerine dağıtılacağını kararlaştıramazlar. Dolayısıyla m. 267'deki serbesti "nispi" bir serbestidir ve ancak şirketin "iç ilişkisine", tasfiyenin mekaniğine ve alacaklıların tatmininden sonra artan değerin (tasfiye bakiyesinin) bölüşülmesine inhisar eder. Kanun koyucunun madde lafzında "alacaklıları koruyan emredici hükümler saklı kalmak kaydıyla" şeklinde bir rezerv koymaması normatif bir eksiklik (lafzi zayıflık) olarak eleştirilse de, TMK m. 2 ve sözleşme serbestisinin genel sınırlarını belirleyen TBK m. 27 hükümleri karşısında bu eksikliğin uygulamada ve yargı içtihatlarında teleolojik (amaçsal) yorum yoluyla aşıldığı değerlendirilmektedir.
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.