1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 260. maddesi, şahıs şirketleri (özelinde kollektif şirket) tipolojisi içerisinde, "Şirketin Sona Ermesi ve Ortağın Ayrılması" başlıklı Dördüncü Bölüm'de yer almaktadır [1]. TTK m. 260 hükmü, ortaklık ilişkisi herhangi bir sebeple (isteyerek ayrılma veya haklı sebeple çıkarılma) sona eren bir ortağın, şirketteki sermaye payının ve malvarlıksal haklarının karşılığı olan "ayrılma payının" (hissesi) hangi zaman dilimindeki değerler üzerinden ve hangi kıstaslara göre hesaplanacağını düzenleyen temel normdur [2].
Maddenin sistematiği incelendiğinde; kanun koyucunun öncelikle "sözleşme özgürlüğü" (irade muhtariyeti) ilkesini benimsediği ve ayrılma payının hesaplanma şeklini öncelikle şirket sözleşmesine bıraktığı görülmektedir. Ancak şirket sözleşmesinde bu hususta sarih bir düzenleme bulunmadığı takdirde, kanuni yedek kural devreye girmekte ve hesaplamanın "çıkmanın istendiği" veya "çıkarılmanın gerçekleştiği" tarih esas alınarak yapılmasını emretmektedir. Söz konusu ayrılma veya çıkarılma sürecinin yargıya intikal etmesi (uyuşmazlık hali) durumunda ise, hukukumuzda devrim niteliğinde olan "karar tarihine en yakın tarihteki şirket varlığı" kıstası getirilmiştir [2].
Eski 6762 sayılı mülga TTK döneminde, uzun süren yargılamalar neticesinde ayrılma payının davanın açıldığı tarihteki değerler üzerinden hesaplanması, enflasyonist ortamlarda ayrılan ortağın büyük mağduriyetler yaşamasına neden olmaktaydı. 6102 sayılı TTK, bu adaletsizliği gidermek amacıyla değerleme anını hüküm (karar) anına en yakın tarihe çekerek [3], ayrılan ortağın şirketin fiili (gerçek) malvarlığı değerinden adil bir şekilde pay almasını temin etmiştir. Bu yönüyle TTK m. 260, hem TMK m. 2 dürüstlük kuralının ortaklıklar hukukundaki bir yansıması hem de mülkiyet hakkının korunmasının bir teminatı niteliğindedir.
2. Maddedeki Kavramların Analizi
2.1. Şirketten Çıkan veya Çıkarılan Ortak
Kollektif şirketlerde ortaklık sıfatının sona ermesi kural olarak infisah sebebi olmakla birlikte, TTK, şirketin devamlılığı (şirketin korunması) ilkesi gereği, diğer ortakların şirketi devam ettirmesine imkân tanımıştır (TTK m. 253 vd.) [4]. "Çıkma", ortağın kendi iradesiyle (fesih ihbarı veya haklı sebep iddiasıyla) ortaklıktan ayrılmasını ifade ederken; "çıkarılma", ortağın iradesi dışında, kanunda öngörülen haklı sebeplerin varlığı hâlinde mahkeme kararıyla (TTK m. 255/3) veya ortakların çoğunluk/oybirliği kararıyla şirketten ihraç edilmesini ifade eder [5]. Her iki durumda da ortağın şirketteki malvarlıksal karşılığı TTK m. 260 uyarınca tasfiye edilir.
2.2. Şirket Sözleşmesinde Aksine Hüküm Yoksa (Sözleşme Özgürlüğü ve Sınırları)
Şahıs şirketleri, sermaye şirketlerine nazaran ortaklar arası güven (intuitu personae) ilişkisinin çok daha yoğun olduğu yapılardır. Bu sebeple kanun koyucu, ayrılan ortağın payının hesaplanmasında şirket sözleşmesine (esas sözleşmeye) öncelik tanımıştır. Ortaklar, kuruluş aşamasında veya sonradan oybirliği ile yapacakları değişiklikle, ayrılma payının örneğin salt itibari değer (nominal sermaye) üzerinden, defter değeri (bilanço değeri) üzerinden veya belirli bir katsayı ile çarpılarak hesaplanacağını kararlaştırabilirler. Ancak doktrinde (Poroy/Tekinalp/Çamoğlu, Bahtiyar), bu sözleşme özgürlüğünün mutlak olmadığı; ayrılan ortağa adeta "hiçbir şey ödenmemesi" (müsadere) sonucunu doğuran sözleşme hükümlerinin TBK m. 27 bağlamında ahlaka aykırılık ve TMK m. 2 bağlamında hakkın kötüye kullanılması yasağı çerçevesinde geçersiz (batıl) sayılabileceği kabul edilmektedir.
2.3. Karar Tarihine En Yakın Tarihteki Şirket Varlığı (Gerçek Değer)
"Şirket varlığı" (özvarlık) kavramı, şirketin sadece bilançosunda (muhasebe kayıtlarında) yer alan tarihi maliyet değerlerini değil; şirketin maliki olduğu taşınmazların rayiç piyasa değerlerini, sahip olduğu marka, patent gibi gayrimaddi hakları, müşteri çevresini ve "ticari itibarını" (peştemaliye/goodwill) da kapsayan, işletmenin yaşayan ve süregelen "gerçek değerini" (intrinsic value) ifade eder [6].
Uyuşmazlık hâlinde (dava açılması durumunda) mahkeme, ayrılma payını davanın açıldığı tarihteki değerlere göre değil, tahkikatın sona erdiği ve hükmün kurulduğu an olan "karar tarihine en yakın" veriler üzerinden hesaplayacaktır [2, 3]. Bu yaklaşım, uzun süren yargılamalarda payın değerinde oluşabilecek artış veya azalışların riski ile nemasını taraflar arasında adil biçimde paylaştırmayı hedefler.
3. Sistematik İlişkiler
- TTK m. 261 (Ödeme Şekli) ve m. 262 (Ödeme Zamanı): TTK m. 260 uyarınca tespit edilen ayrılma payı bedelinin nasıl ödeneceğini tamamlayan hükümlerdir. TTK m. 261 uyarınca çıkarılan ortak payını ancak "nakden" alabilir [7]. TTK m. 262 ise ödemenin şirket sözleşmesinde gösterilen tarihte, hüküm yoksa ayrılmadan sonra çıkarılacak "ilk bilanço tarihinde" yapılacağını emreder [7].
- TTK m. 531 (Anonim Şirkette Haklı Sebeple Fesih/Çıkarma): Anonim şirketlerde azınlık pay sahiplerinin haklı sebeple fesih davası açması durumunda, hâkimin fesih yerine davacı ortakların şirketten çıkarılmasına hükmetmesi hâlinde ödenecek pay bedeli de aynen TTK m. 260’ta olduğu gibi "karar tarihine en yakın tarihteki gerçek değer" olarak formüle edilmiştir [3]. Bu durum, kanun koyucunun tüm şirket tiplerinde (A.Ş., Ltd., Şahıs) "karar tarihine en yakın gerçek değer" ilkesini yeknesak bir felsefe olarak benimsediğini göstermektedir [8].
- TTK m. 641 (Limited Şirketlerde Ayrılma Akçesi): Limited şirketlerde ortaklıktan ayrılan kişiye ödenecek ayrılma akçesinin "gerçek değere" uyması gerektiği yönündeki kural, şahıs şirketlerindeki "şirket varlığı" ölçütü ile tam bir paralellik arz etmektedir [9].
- TBK m. 633 ve m. 642 (Adi Ortaklık Hükümleri): Ticaret şirketlerinde hüküm bulunmayan hâllerde niteliğine uygun düştüğü ölçüde adi şirket hükümleri uygulanır (TTK m. 126) [10]. Adi ortaklıktan çıkmada da tasfiye payının hesaplanmasında benzer şekilde ortaklığın güncel malvarlığı değerleri dikkate alınır.
4. Uygulama: Yargıtay İçtihadı
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin ve Hukuk Genel Kurulu'nun yerleşik içtihatlarına göre, şahıs ve sermaye şirketlerinden çıkma/çıkarılma davalarında ayrılma payının hesabı, kural olarak şirketin defter (bilanço) değerleri üzerinden yapılamaz. Zira vergi mevzuatı çerçevesinde tutulan defterler, malvarlıklarının gerçek rayiç değerini (özellikle taşınmazların ve demirbaşların güncel bedellerini) yansıtmaz.
Yargıtay kararlarında ısrarla vurgulanan ilke şudur: "Mahkemece uzman bilirkişi heyeti (mali müşavir, şirket değerleme uzmanı ve sektörel uzman) oluşturulmalı; şirketin kayıtlı taşınmazları, araçları ve tüm aktifleri piyasa rayiç değerleri üzerinden yeniden değerlemeye tabi tutulmalı, şirketin ticari itibarı (şerefiye), müşteri portföyü ve marka değeri dikkate alınarak 'İndirgenmiş Nakit Akımları' (İNA) veya 'Net Aktif Değeri' yöntemlerinden somut olaya en uygun olanı seçilerek karar tarihine en yakın an itibariyle şirketin gerçek özvarlığı tespit edilmeli ve davacı ortağın sermaye oranına göre ayrılma payı belirlenmelidir."
Ayrıca Yargıtay, TTK m. 260'taki "sözleşmede aksine hüküm yoksa" kuralını incelerken, sözleşmede yer alan "ayrılan ortağa sadece nominal sermayesi iade edilir" şeklindeki kayıtları, TMK m. 2 (dürüstlük) ve TBK m. 27 (kesin hükümsüzlük/kelepçeleme sözleşmesi) kapsamında değerlendirerek, ortağın ekonomik mahvına yol açacak sözleşme kayıtlarını geçersiz sayma eğilimindedir.
5. Pratik Örnek Olaylar
Olay 1 (kurmaca senaryo):
Türkiye çapında lojistik ve taşımacılık faaliyeti yürüten A, B ve C ortaklı "ABC Kollektif Şirketi"nde, ortak A, diğer ortakların şirketin fonlarını kendi şahsi hesaplarına aktardıklarını tespit etmiş ve TTK m. 255 uyarınca haklı sebeple şirketin feshini, mahkemenin aksi kanaatte olması hâlinde ise kendi payının ödenerek ortaklıktan çıkmasına karar verilmesini talep etmiştir. Dava süreci çeşitli istinaf ve temyiz aşamalarından geçerek 4 yıl sürmüştür. Dava tarihinde şirketin malvarlığı değeri 10 Milyon TL iken, 4 yıllık süreçte enflasyon ve taşınmaz değerlerindeki artış sebebiyle karar aşamasında şirketin değeri 40 Milyon TL'ye ulaşmıştır.
Hukuki analiz: Mahkeme, TTK m. 260 hükmünün "uyuşmazlık hâlinde karar tarihine en yakın tarihteki şirket varlığı esas alınarak hesaplanır" şeklindeki emredici yönlendirmesi uyarınca [2], 4 yıl önceki 10 Milyon TL'lik değeri veya salt muhasebe bilançosunu dikkate alamaz. Mahkeme, dosyanın karara çıkacağı son duruşma öncesinde güncel bir bilirkişi raporu aldırarak 40 Milyon TL üzerinden ortak A'nın %33'lük payını (yaklaşık 13.3 Milyon TL) ayrılma payı olarak hüküm altına almak zorundadır.
Olay 2 (kurmaca senaryo):
"XYZ Kollektif Şirketi"nin esas sözleşmesinin 12. maddesinde "Herhangi bir sebeple şirketten ayrılan ortağa, şirketin mevcut kârlılık durumuna bakılmaksızın yalnızca şirkete koyduğu kuruluş sermayesi aynen (faizsiz ve güncellenmeksizin) iade edilir" şeklinde bir hüküm bulunmaktadır. Ortak X, emeklilik gerekçesiyle ihbar süresine uyarak şirketten çıkma iradesini kullanmış ve payının gerçek değeri olan 5 Milyon TL'yi talep etmiştir. Şirket ise sözleşme maddesini ileri sürerek yalnızca kuruluştaki 50.000 TL'lik sermaye bedelini ödemeyi teklif etmiştir.
Hukuki analiz: Her ne kadar TTK m. 260/1 "şirket sözleşmesinde aksine hüküm yoksa" [2] ibaresini taşıyarak sözleşme özgürlüğüne atıf yapsa da, hukuki öğretide ve yargı içtihatlarında bu tür "müsadere niteliğindeki" ağır şartların geçerliliği kabul görmemektedir. Şirket varlığının gerçek değeri ile sözleşmede öngörülen bedel arasında (5 Milyon TL vs. 50.000 TL) fahiş bir ölçüsüzlük bulunduğundan, sözleşme hükmü dürüstlük kuralına (TMK m. 2) ve ahlaka aykırılık teşkil edecek, hâkim sözleşme hükmünü ihmal ederek TTK m. 260 uyarınca gerçek özvarlık üzerinden hesaplama yapacaktır.
6. Pratik Uygulama Notları
- İspat yükü: Ayrılan ortak, şirketin ticari defterlerinde yer almayan veya eksik değerlenen gizli yedeklerin, lisans ve şerefiyelerin varlığını iddia ediyorsa, bu iddiasını somut delillerle ispatla mükelleftir. Ancak şirket varlığının tespiti, niteliği gereği teknik bir konu olduğundan ispat faaliyeti büyük oranda mahkemece re'sen gözetilecek bilirkişi incelemesi üzerinden yürür.
- Zamanaşımı / Süreler: Çıkarılan ortak, çıkarma kararının kendisine noter aracılığıyla tebliğinden itibaren üç aylık hak düşürücü süre içinde çıkarma kararının iptali davasını açmalıdır (TTK m. 255/2) [5]. Ayrılma payının tahsili davasında ise alacak hakkı, ayrılmanın tescil ve ilanı ile muaccel hale geleceğinden, ticari nitelikteki bu uyuşmazlıklarda genel zamanaşımı süreleri (TBK m. 146 uyarınca 10 yıl) uygulanacaktır.
- Görevli/yetkili mahkeme: Dava, TTK m. 255/3 uyarınca şirket merkezinin bulunduğu yerdeki Asliye Ticaret Mahkemesinde açılmalıdır [5].
- Yaygın uygulama hataları: Yargılamalarda mahkemelerin, tahkikatın başında aldıkları bilirkişi raporuyla yetinip, aradan yıllar geçmesine rağmen karar aşamasında "güncel değer" (karar tarihine en yakın tarih) için ek rapor (güncelleme raporu) almaması en büyük bozma sebeplerinden biridir.
7. Eleştirel Değerlendirme
Türk ticaret hukuku doktrininde TTK m. 260'ın getirdiği "karar tarihine en yakın tarih" ölçütü, teorik olarak adaletli görünmekle birlikte, pratikte (usul hukuku ve yargılama süreleri bağlamında) ciddi handikaplar barındırmaktadır. Türkiye'de bir ticaret mahkemesi yargılamasının (istinaf ve temyiz süreçleri dâhil) yıllarca sürdüğü gerçeği karşısında, ortaklık payının hesaplanacağı tarihin sürekli ileriye ötelenmesi, yargılama sürecinde şirket varlığında yaşanacak olası kötüleşmelerin ayrılan ortağa yüklenmesi veya yargılama sürecinde sırf kalan ortakların üstün gayretiyle ortaya çıkan katma değerden (kârdan) ayrılan ortağın haksız yere istifade etmesi gibi sonuçlar doğurabilmektedir [3, 8].
Özellikle Prof. Dr. Ünal Tekinalp ve Prof. Dr. Ersin Çamoğlu gibi doktrinin önde gelen isimleri tarafından yapılan değerlendirmelerde, ayrılma iradesinin veya çıkarma eyleminin gerçekleştiği tarihten sonra şirketin risklerine ve faaliyetlerine katılmayan bir ortağın, sırf dava uzadı diye şirketin yıllar sonraki başarılı bilançosundan pay alması "sebepsiz zenginleşme" tartışmalarını beraberinde getirmektedir. Diğer bir deyişle, şirketin büyüme potansiyeli ve elde ettiği yeni ihaleler, ayrılan ortağın emeği olmaksızın gerçekleşmişse, bunun karar tarihindeki değere yansıtılması hakkaniyete aykırı olabilir.
Bu hususta, Alman ve İsviçre hukuklarındaki "ayrılma talebi veya kararının tebliği anındaki gerçek değerin, davanın sonuna kadar yasal faiziyle/ticari temerrüt faiziyle birlikte ödenmesi" modelinin daha stabil bir hukuki koruma sağlayacağı yönündeki reform (de lege ferenda) önerileri doktrinde güçlü bir şekilde savunulmaktadır.
Metodolojik Not
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.