1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) İkinci Kısmında yer alan kollektif şirketlere ilişkin düzenlemeler içinde, "Şirketin Sona Ermesi ve Ortağın Ayrılması" başlıklı Dördüncü Bölümün "Hükümleri" alt başlığında yer alan TTK m. 250, kollektif şirketlerin sona erme olgusunun dış dünyaya (üçüncü kişilere) yansıtılmasını sağlayan temel bir usul ve şekil kuralıdır [1].
Ticaret şirketlerinde tüzel kişiliğin sona ermesi, kural olarak tasfiye sürecinin tamamlanması ve sicilden terkin ile gerçekleşmekle birlikte, şirketin aktif ticari hayatını noktalayıp "tasfiye" (veya iflas) evresine girdiğinin hukuki güvenliği sağlamak adına tescil ve ilan edilmesi elzemdir. Bu gereklilik, tacirin şeffaflığı ve üçüncü kişilerin iyiniyetinin korunması ilkelerinin doğal bir sonucudur [2, 3]. Kollektif şirket gibi, ortakların şirket borçlarından dolayı müteselsilen ve bütün malvarlıklarıyla sorumlu olduğu şahıs şirketlerinde, şirketin olağan faaliyetlerini durdurduğunu ve temsil yetkilerinin sınırlandığını alacaklılara bildirmek hayati bir önem taşır. Zira, sona ermenin tescil ve ilan edilmemesi, TTK m. 251 uyarınca ortakların üçüncü kişilere karşı devam eden sorumluluklarına yol açacaktır [4, 5].
Madde metni, şirketin olağan şekilde sona ermesi, iflas yoluyla sona ermesi ve ölüm gibi özellik arz eden durumlar için tescil yükümlülüğünün öznelerini net bir şekilde paylaştırmış ve uygulamada yaşanabilecek tıkanıklıkları (özellikle mirasçıların ulaşılamaması durumu) giderecek pratik çözümler öngörmüştür [1, 4].
2. Maddedeki Kavramların Analizi
2.1. Ortakların Tescil ve İlan Yükümlülüğü
Maddenin birinci fıkrasının ilk cümlesi, "Şirketin sona ermesi hâlinde ortaklar sona ermeyi tescil ve ilan ettirmekle yükümlüdür" şeklindedir [1]. Burada öngörülen tescil, hukuki niteliği itibarıyla kurucu (ihdasi) değil, açıklayıcı (bildirici) niteliktedir. Şirket, TTK m. 243'te sayılan (sürenin dolması, amacın gerçekleşmesi, fesih kararı vb.) hallerden birinin gerçekleşmesiyle hukuken ve maddi olarak zaten sona ermiş (ve kural olarak tasfiye aşamasına girmiş) sayılır [6, 7]. Ancak bu durumun ticaret sicili nezdinde görünürlük kazanması, ortakların müşterek sorumluluğunda olan bir yükümlülüktür.
2.2. İflas Sebebiyle İnfisah ve İflas Memurunun Yükümlülüğü
Birinci fıkranın ikinci cümlesi uyarınca, "İflas sebebiyle şirketin infisahı hâlinde bu yükümlülük iflas memuruna aittir" [1]. İflas kararı, iflasın açıldığı an itibarıyla (ex nunc) şirketin tüzel kişiliğinin iflas masasına dâhil olması ve yönetim/tasarruf yetkisinin İcra ve İflas Kanunu (İİK) hükümleri uyarınca iflas idaresine geçmesi sonucunu doğurur [6, 8, 9]. Artık ortakların veya mevcut yöneticilerin şirket malvarlığı üzerinde tasarruf yetkisi kalmadığından, kanun koyucu bu durumu sicile bildirme görevini de isabetli bir şekilde kamu otoritesini temsil eden "iflas memuruna" bırakmıştır. Bu durum aynı zamanda şirket organlarının yetkilerinin iflas organlarına geçişinin sicil hukuku bağlamındaki yansımasıdır.
2.3. Ölümden İleri Gelen Fesih ve Mirasçıların Durumu
İkinci fıkra, kollektif şirketlerin şahıs şirketi olmasının (intuitu personae - kişiye bağlılık) doğurduğu en karakteristik sonuçlardan birini düzenlemektedir. Kollektif şirketlerde kural olarak bir ortağın ölümü, şirket sözleşmesinde aksine bir hüküm (örneğin mirasçılarla devam klozları) yoksa şirketin sona ermesini gerektirir [5, 10]. TTK m. 250/2 uyarınca, eğer şirket ölüm nedeniyle fesholunuyorsa, tescil dilekçesi, ölen ortağın mirasçılarıyla birlikte sağ kalan tüm ortaklar tarafından verilmelidir [4].
Ancak yasa koyucu, miras şirketlerinin karmaşıklığı, mirasçıların birden fazla olması, aralarında ihtilaf bulunması veya gaiplik gibi nedenlerle tescil işleminin felce uğramasını engellemek adına son derece yerinde bir esneklik getirerek; mirasçıların katılması mümkün bulunmayan veya güç olan hâllerde, sağ kalan ortaklar tarafından tescil ve ilan dilekçesinin verilebileceğini hükme bağlamıştır [4]. Bu istisnai hüküm, sicil işlemlerinde hukuki güvenliği sekteye uğratmamak amacı taşır.
3. Sistematik İlişkiler
- TTK m. 243 (Sona Erme Sebepleri): TTK m. 250'nin devreye girebilmesi için öncelikle TTK m. 243'te sınırlı sayıda olmamak üzere belirtilen infisah veya fesih hallerinden (iflas, sermaye kaybı, birleşme, haklı sebep vb.) birinin vücut bulması gereklidir [6, 8].
- TTK m. 251/2 (Üçüncü Kişilere Karşı Sorumluluk): TTK m. 250'nin emrettiği tescil ve ilanın yapılmamasının temel yaptırımı m. 251/2'de gizlidir. "Fesih, kanuna uygun bir şekilde tescil ve ilan edilmedikçe bütün ortakların üçüncü kişilere karşı sorumluluğu devam eder." [5]. Yani, sona erme olgusu sicilden ilan edilmezse, şirketi yönetmeye yetkili eski bir organın üçüncü kişilerle yaptığı işlemler, iyi niyetli üçüncü kişilere karşı şirketi ve dolayısıyla müteselsilen tüm ortakları bağlamaya devam edecektir.
- TTK m. 36 (Tescil ve İlanın Üçüncü Kişilere Etkisi): Tescili zorunlu olduğu hâlde tescil ve ilan olunmamış hususlar, TTK m. 36/4 gereği, "ancak bunu bildikleri veya bilmeleri gerektiği ispat edildiği takdirde üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilir" [3]. TTK m. 250, m. 36'daki sicilin pozitif/negatif etkisinin kollektif şirketlerin sona ermesi bağlamındaki özel görünümüdür.
- TTK m. 259/2 (Ayrılmanın Tescili): TTK m. 259/2 uyarınca, şirket sözleşmesinde şirketin ölen ortağın mirasçılarıyla devam edeceğine ilişkin hüküm var ise ve şirket devam ediyorsa, ortağın şirketten ayrılması (ölüm) ve mirasçıların durumu yine m. 250/2'ye yollama yapılarak tescil edilir [11].
4. Uygulama: Yargıtay İçtihadı
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili daireleri, şahıs şirketlerinin sona ermesinde tescil ve ilanın rolünü değerlendirirken genellikle "üçüncü kişilerin korunması" prensibinden hareket etmektedir.
Yargıtay içtihatlarına göre; ticaret siciline tescil edilmeyen fesih veya infisah, iç ilişkide ortaklar arasında hüküm ifade etse dahi, dış ilişkide iyi niyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. Ölüm gibi objektif bir olguda dahi, ölümün gerçekleşmesi şirketin feshi sonucunu doğursa bile, bu hususun usulüne uygun şekilde sicile bildirilmemesi halinde, şirketin tüzel kişiliğine ve ortaklarına güvenerek işlem yapan alacaklıların hakları korunur. Keza iflas durumunda iflasın açılması bir mahkeme kararı ile olduğundan, Yargıtay iflas idaresinin sicil işlemlerini derhal yerine getirmesi gerektiğini vurgular; aksi takdirde sicil kayıtlarına güvenerek tasarrufta bulunan kişilerin haklarının korunması gerektiği, MK m. 2 ve MK m. 3 çerçevesinde değerlendirilmektedir.
5. Pratik Örnek Olaylar
Olay 1:
A, B ve C tarafından kurulan bir kollektif şirket, süresinin dolması üzerine kendiliğinden infisah etmiştir. Ancak ortaklar bu infisahı ticaret siciline tescil ve ilan ettirmemiştir. Birkaç ay sonra A, şirketin eski ticari ilişkilerine güvenerek ve şirket unvanını kullanarak toptancı X'ten yüklü miktarda mal almıştır. Toptancı X bedelin ödenmemesi üzerine şirkete ve tüm ortaklara müteselsilen başvurmuştur. B ve C, şirketin aylar önce sona erdiğini, A'nın temsil yetkisinin kalmadığını iddia etmektedir.
Hukuki analiz: TTK m. 250 uyarınca şirketin sona ermesi halinde ortakların tescil ve ilan yükümlülüğü mevcuttur [1]. Bu yükümlülük yerine getirilmediği için, TTK m. 251/2 gereğince fesih, kanuna uygun bir şekilde tescil ve ilan edilmedikçe bütün ortakların üçüncü kişilere karşı sorumluluğu devam etmektedir [5]. X'in, şirketin sona erdiğini bildiği veya bilmesi gerektiği (TTK m. 36/4) B ve C tarafından ispat edilemediği müddetçe, A'nın işlemi B ve C'yi de sınırsız ve müteselsil olarak bağlayacaktır.
Olay 2:
X ve Y'nin ortak olduğu bir kollektif şirkette X vefat etmiştir. Şirket sözleşmesinde şirketin mirasçılarla devam edeceğine dair bir hüküm yoktur. X'in mirasçıları yurt dışında yaşamakta ve kendilerinden haber alınamamaktadır. Y, şirketi tasfiye etmek istemekte ancak sicil müdürlüğü tüm mirasçıların imzasını talep etmektedir.
Hukuki analiz: TTK m. 250/2 hükmü tam olarak bu tür hukuki kilitlenmeleri çözmek için ihdas edilmiştir. Mirasçıların katılması mümkün bulunmayan veya güç olan hâllerde, tescil ve ilan dilekçesi sadece sağ kalan ortak (Y) tarafından verilebilir [4]. Y'nin durumu tevsik etmesi ve güçlüğü sicil müdürlüğüne izah etmesi halinde, mirasçıların katılımı beklenmeksizin fesih ve tasfiye süreci sicile tescil edilmelidir.
6. Pratik Uygulama Notları
- İspat Yükü: Şirketin sona erdiğinin sicile tescil edilmediği durumlarda, üçüncü kişinin bu durumu aslında bildiğini (kötü niyetli olduğunu) ispat yükü, sorumluluktan kurtulmak isteyen şirket ortaklarına düşer (TTK m. 36/4) [3].
- Zamanaşımı / Süreler: TTK m. 250'de özel bir süre belirtilmemiş olmakla birlikte, genel sicil hükümleri uyarınca (TTK m. 30/1) tescil isteminin olgunun gerçekleştiği tarihten itibaren on beş gün içinde yapılması esastır [12]. Gecikme, idari para cezası ve üçüncü kişilere karşı hukuki sorumluluk doğurur.
- Görevli ve Yetkili Mahkeme: Tescilin reddi veya tescile itiraz gibi sicil işlemlerine karşı açılacak davalarda yahut sicil müdürünün kaçınması durumunda görevli mahkeme, sicil müdürlüğünün bulunduğu yerdeki Asliye Ticaret Mahkemesidir (TTK m. 33 vd.) [13, 14].
- Yaygın Uygulama Hataları: İflas kararı verilmesiyle birlikte ticaret sicilindeki kaydın kendiliğinden değişeceğinin düşünülmesi ve iflas idaresinin (memurunun) tescil ve ilan yükümlülüğünü (m. 250/1) geciktirmesi, uygulamada sıklıkla karşılaşılan ve hukuki belirsizlik yaratan bir hatadır [1].
7. Eleştirel Değerlendirme
Doktrinde TTK m. 250'ye ilişkin olarak dile getirilen temel eleştirilerden biri terminolojiktir. Kanun metni, birinci fıkrada iflas halinde tescil ve ilan yükümlülüğünü "iflas memuru"na yüklemiştir. Oysa, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK) sistematiğinde, iflasın açılmasıyla idare ve tasfiye görevi "iflas masası" adına "iflas idaresi" tarafından yürütülmektedir (İİK m. 226 vd.). Bu bağlamda, kanun koyucunun TTK m. 250/1'de kullandığı "iflas memuru" ibaresinin kavramsal olarak İİK ile tam uyumlu olmadığı, kastedilenin iflas masasını temsilen yetkili olan iflas müdürlüğü (iflas dairesi) yahut iflas idaresi şeklinde anlaşılması gerektiği doktrinde vurgulanmaktadır (Poroy/Tekinalp/Çamoğlu).
İkinci olarak, ikinci fıkrada yer alan "mirasçıların katılması (...) güç olan hâller" ifadesi, sicil müdürlerine oldukça geniş bir takdir yetkisi vermektedir [4]. Hangi durumun "güç hal" sayılacağına ilişkin nesnel ve somut ölçütlerin (örneğin belirli bir süre tebligata cevap alınamaması, gaiplik kararı aranıp aranmayacağı vb.) kanunda ya da Ticaret Sicili Yönetmeliğinde daha net çerçevelendirilmemiş olması, farklı sicil müdürlükleri arasında uygulama farklılıklarına (yeknesaklığın bozulmasına) neden olabilmektedir. Mevcut düzenleme lafzı itibarıyla yerinde bir pratik çözüm sunmakla beraber, bu "güçlüğün" ispat standardının belirlenmesi doktrin ve yargı kararlarına bırakılmıştır.
Metodolojik Not
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.
1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) İkinci Kısmında yer alan kollektif şirketlere ilişkin düzenlemeler içinde, "Şirketin Sona Ermesi ve Ortağın Ayrılması" başlıklı Dördüncü Bölümün "Hükümleri" alt başlığında yer alan TTK m. 250, kollektif şirketlerin sona erme olgusunun dış dünyaya (üçüncü kişilere) yansıtılmasını sağlayan temel bir usul ve şekil kuralıdır [1].
Ticaret şirketlerinde tüzel kişiliğin sona ermesi, kural olarak tasfiye sürecinin tamamlanması ve sicilden terkin ile gerçekleşmekle birlikte, şirketin aktif ticari hayatını noktalayıp "tasfiye" (veya iflas) evresine girdiğinin hukuki güvenliği sağlamak adına tescil ve ilan edilmesi elzemdir. Bu gereklilik, tacirin şeffaflığı ve üçüncü kişilerin iyiniyetinin korunması ilkelerinin doğal bir sonucudur [2, 3]. Kollektif şirket gibi, ortakların şirket borçlarından dolayı müteselsilen ve bütün malvarlıklarıyla sorumlu olduğu şahıs şirketlerinde, şirketin olağan faaliyetlerini durdurduğunu ve temsil yetkilerinin sınırlandığını alacaklılara bildirmek hayati bir önem taşır. Zira, sona ermenin tescil ve ilan edilmemesi, TTK m. 251 uyarınca ortakların üçüncü kişilere karşı devam eden sorumluluklarına yol açacaktır [4, 5].
Madde metni, şirketin olağan şekilde sona ermesi, iflas yoluyla sona ermesi ve ölüm gibi özellik arz eden durumlar için tescil yükümlülüğünün öznelerini net bir şekilde paylaştırmış ve uygulamada yaşanabilecek tıkanıklıkları (özellikle mirasçıların ulaşılamaması durumu) giderecek pratik çözümler öngörmüştür [1, 4].
2. Maddedeki Kavramların Analizi
2.1. Ortakların Tescil ve İlan Yükümlülüğü
Maddenin birinci fıkrasının ilk cümlesi, "Şirketin sona ermesi hâlinde ortaklar sona ermeyi tescil ve ilan ettirmekle yükümlüdür" şeklindedir [1]. Burada öngörülen tescil, hukuki niteliği itibarıyla kurucu (ihdasi) değil, açıklayıcı (bildirici) niteliktedir. Şirket, TTK m. 243'te sayılan (sürenin dolması, amacın gerçekleşmesi, fesih kararı vb.) hallerden birinin gerçekleşmesiyle hukuken ve maddi olarak zaten sona ermiş (ve kural olarak tasfiye aşamasına girmiş) sayılır [6, 7]. Ancak bu durumun ticaret sicili nezdinde görünürlük kazanması, ortakların müşterek sorumluluğunda olan bir yükümlülüktür.
2.2. İflas Sebebiyle İnfisah ve İflas Memurunun Yükümlülüğü
Birinci fıkranın ikinci cümlesi uyarınca, "İflas sebebiyle şirketin infisahı hâlinde bu yükümlülük iflas memuruna aittir" [1]. İflas kararı, iflasın açıldığı an itibarıyla (ex nunc) şirketin tüzel kişiliğinin iflas masasına dâhil olması ve yönetim/tasarruf yetkisinin İcra ve İflas Kanunu (İİK) hükümleri uyarınca iflas idaresine geçmesi sonucunu doğurur [6, 8, 9]. Artık ortakların veya mevcut yöneticilerin şirket malvarlığı üzerinde tasarruf yetkisi kalmadığından, kanun koyucu bu durumu sicile bildirme görevini de isabetli bir şekilde kamu otoritesini temsil eden "iflas memuruna" bırakmıştır. Bu durum aynı zamanda şirket organlarının yetkilerinin iflas organlarına geçişinin sicil hukuku bağlamındaki yansımasıdır.
2.3. Ölümden İleri Gelen Fesih ve Mirasçıların Durumu
İkinci fıkra, kollektif şirketlerin şahıs şirketi olmasının (intuitu personae - kişiye bağlılık) doğurduğu en karakteristik sonuçlardan birini düzenlemektedir. Kollektif şirketlerde kural olarak bir ortağın ölümü, şirket sözleşmesinde aksine bir hüküm (örneğin mirasçılarla devam klozları) yoksa şirketin sona ermesini gerektirir [5, 10]. TTK m. 250/2 uyarınca, eğer şirket ölüm nedeniyle fesholunuyorsa, tescil dilekçesi, ölen ortağın mirasçılarıyla birlikte sağ kalan tüm ortaklar tarafından verilmelidir [4].
Ancak yasa koyucu, miras şirketlerinin karmaşıklığı, mirasçıların birden fazla olması, aralarında ihtilaf bulunması veya gaiplik gibi nedenlerle tescil işleminin felce uğramasını engellemek adına son derece yerinde bir esneklik getirerek; mirasçıların katılması mümkün bulunmayan veya güç olan hâllerde, sağ kalan ortaklar tarafından tescil ve ilan dilekçesinin verilebileceğini hükme bağlamıştır [4]. Bu istisnai hüküm, sicil işlemlerinde hukuki güvenliği sekteye uğratmamak amacı taşır.
3. Sistematik İlişkiler
4. Uygulama: Yargıtay İçtihadı
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili daireleri, şahıs şirketlerinin sona ermesinde tescil ve ilanın rolünü değerlendirirken genellikle "üçüncü kişilerin korunması" prensibinden hareket etmektedir. Yargıtay içtihatlarına göre; ticaret siciline tescil edilmeyen fesih veya infisah, iç ilişkide ortaklar arasında hüküm ifade etse dahi, dış ilişkide iyi niyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. Ölüm gibi objektif bir olguda dahi, ölümün gerçekleşmesi şirketin feshi sonucunu doğursa bile, bu hususun usulüne uygun şekilde sicile bildirilmemesi halinde, şirketin tüzel kişiliğine ve ortaklarına güvenerek işlem yapan alacaklıların hakları korunur. Keza iflas durumunda iflasın açılması bir mahkeme kararı ile olduğundan, Yargıtay iflas idaresinin sicil işlemlerini derhal yerine getirmesi gerektiğini vurgular; aksi takdirde sicil kayıtlarına güvenerek tasarrufta bulunan kişilerin haklarının korunması gerektiği, MK m. 2 ve MK m. 3 çerçevesinde değerlendirilmektedir.
5. Pratik Örnek Olaylar
Olay 1: A, B ve C tarafından kurulan bir kollektif şirket, süresinin dolması üzerine kendiliğinden infisah etmiştir. Ancak ortaklar bu infisahı ticaret siciline tescil ve ilan ettirmemiştir. Birkaç ay sonra A, şirketin eski ticari ilişkilerine güvenerek ve şirket unvanını kullanarak toptancı X'ten yüklü miktarda mal almıştır. Toptancı X bedelin ödenmemesi üzerine şirkete ve tüm ortaklara müteselsilen başvurmuştur. B ve C, şirketin aylar önce sona erdiğini, A'nın temsil yetkisinin kalmadığını iddia etmektedir. Hukuki analiz: TTK m. 250 uyarınca şirketin sona ermesi halinde ortakların tescil ve ilan yükümlülüğü mevcuttur [1]. Bu yükümlülük yerine getirilmediği için, TTK m. 251/2 gereğince fesih, kanuna uygun bir şekilde tescil ve ilan edilmedikçe bütün ortakların üçüncü kişilere karşı sorumluluğu devam etmektedir [5]. X'in, şirketin sona erdiğini bildiği veya bilmesi gerektiği (TTK m. 36/4) B ve C tarafından ispat edilemediği müddetçe, A'nın işlemi B ve C'yi de sınırsız ve müteselsil olarak bağlayacaktır.
Olay 2: X ve Y'nin ortak olduğu bir kollektif şirkette X vefat etmiştir. Şirket sözleşmesinde şirketin mirasçılarla devam edeceğine dair bir hüküm yoktur. X'in mirasçıları yurt dışında yaşamakta ve kendilerinden haber alınamamaktadır. Y, şirketi tasfiye etmek istemekte ancak sicil müdürlüğü tüm mirasçıların imzasını talep etmektedir. Hukuki analiz: TTK m. 250/2 hükmü tam olarak bu tür hukuki kilitlenmeleri çözmek için ihdas edilmiştir. Mirasçıların katılması mümkün bulunmayan veya güç olan hâllerde, tescil ve ilan dilekçesi sadece sağ kalan ortak (Y) tarafından verilebilir [4]. Y'nin durumu tevsik etmesi ve güçlüğü sicil müdürlüğüne izah etmesi halinde, mirasçıların katılımı beklenmeksizin fesih ve tasfiye süreci sicile tescil edilmelidir.
6. Pratik Uygulama Notları
7. Eleştirel Değerlendirme
Doktrinde TTK m. 250'ye ilişkin olarak dile getirilen temel eleştirilerden biri terminolojiktir. Kanun metni, birinci fıkrada iflas halinde tescil ve ilan yükümlülüğünü "iflas memuru"na yüklemiştir. Oysa, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK) sistematiğinde, iflasın açılmasıyla idare ve tasfiye görevi "iflas masası" adına "iflas idaresi" tarafından yürütülmektedir (İİK m. 226 vd.). Bu bağlamda, kanun koyucunun TTK m. 250/1'de kullandığı "iflas memuru" ibaresinin kavramsal olarak İİK ile tam uyumlu olmadığı, kastedilenin iflas masasını temsilen yetkili olan iflas müdürlüğü (iflas dairesi) yahut iflas idaresi şeklinde anlaşılması gerektiği doktrinde vurgulanmaktadır (Poroy/Tekinalp/Çamoğlu).
İkinci olarak, ikinci fıkrada yer alan "mirasçıların katılması (...) güç olan hâller" ifadesi, sicil müdürlerine oldukça geniş bir takdir yetkisi vermektedir [4]. Hangi durumun "güç hal" sayılacağına ilişkin nesnel ve somut ölçütlerin (örneğin belirli bir süre tebligata cevap alınamaması, gaiplik kararı aranıp aranmayacağı vb.) kanunda ya da Ticaret Sicili Yönetmeliğinde daha net çerçevelendirilmemiş olması, farklı sicil müdürlükleri arasında uygulama farklılıklarına (yeknesaklığın bozulmasına) neden olabilmektedir. Mevcut düzenleme lafzı itibarıyla yerinde bir pratik çözüm sunmakla beraber, bu "güçlüğün" ispat standardının belirlenmesi doktrin ve yargı kararlarına bırakılmıştır.
Metodolojik Not
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.