1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 125. maddesi, ticaret şirketlerinin tüzel kişiliğini ve hak ehliyetini düzenleyen, şirketler hukukunun temel yapı taşlarından birini oluşturan son derece kritik bir genel hükümdür. Madde, "Ticaret Şirketleri" başlıklı İkinci Kitap, "Genel Hükümler" başlıklı Birinci Kısım altında yer almaktadır. Hüküm, mülga 6762 sayılı eski Türk Ticaret Kanunu'nun (eTTK) 137. maddesinin yerini almış, ancak getirdiği felsefi ve dogmatik dönüşüm itibarıyla selefinden tamamen ayrılmıştır.
Mülga 6762 sayılı eTTK m. 137 uyarınca, ticaret şirketlerinin hak ehliyeti "işletme mevzuu çevresi" ile sınırlandırılmıştı; bu ilke, Anglo-Sakson kökenli "ultra vires" (yetki aşımı) doktrininin Kıta Avrupası ve Türk hukukundaki bir yansıması olarak tatbik edilmekteydi [1, 2]. Ultra vires ilkesi uyarınca, bir şirketin ana sözleşmesinde belirtilen işletme konusu dışında kalan işlemler, şirketin hak ehliyeti bulunmadığı gerekçesiyle "yok" veya "mutlak butlanla batıl" sayılmaktaydı [1, 3]. Ancak, 6102 sayılı TTK m. 125/2 hükmü, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (AET) 68/151 sayılı Birinci Şirketler Yönergesi'ne uyum sağlama ve modern ticaret hayatının ihtiyaçlarını karşılama amacıyla ultra vires ilkesini Türk hukukundan tamamen tasfiye etmiştir [4, 5].
Yeni TTK m. 125 uyarınca, ticaret şirketlerinin hak ehliyeti tıpkı gerçek kişilerde olduğu gibi sınırlandırılmamış bir şekilde kabul edilmiş ve Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 48. maddesine açık bir atıf yapılarak şirketlerin, yaradılış gereği insana özgü niteliklere bağlı olanlar (cinsiyet, yaş, hısımlık vb.) dışındaki tüm haklara ve borçlara ehil oldukları düzenlenmiştir [1, 6, 7]. Bu düzenleme, hukuki işlem güvenliğini ve üçüncü kişilerin korunmasını merkeze alan çağdaş şirketler hukuku anlayışının somutlaşmış bir tezahürüdür.
2. Maddedeki Kavramların Analizi
2.1. Tüzel Kişilik Kavramı ve Kazanılması (m. 125/1)
TTK m. 125/1 hükmü, "Ticaret şirketleri tüzel kişiliği haizdir" şeklindeki amir düzenlemesiyle, tüm ticaret şirketlerinin (kollektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif) tüzel kişi olduğunu tescil etmektedir [8-10]. Tüzel kişilik, sözleşmeyi kuran gerçek veya tüzel kişilerin şahıslarından ayrı ve bağımsız bir hukuki varlığı ifade eder [11]. Bir ticaret şirketinin tüzel kişilik kazanması, kural olarak kurucu unsurları barındıran şirket sözleşmesinin ticaret siciline tescili ile mümkündür [12]. Tescilden önce şirketlerin tüzel kişiliği bulunmamaktadır ve bu aşamada yapılan işlemlerden dolayı işlemi yapanlar şahsen ve müteselsilen sorumlu olurlar (Örn: TTK m. 355/2 anonim şirketler için, TTK m. 588/3 limited şirketler için) [12-14]. Tüzel kişiliğin kazanılmasıyla birlikte ortakların malvarlığından bağımsız bir şirket malvarlığı oluşur ve şirketin borçlarından dolayı kural olarak sadece şirketin kendi malvarlığı ile sorumluluğu esası doğar [15, 16].
2.2. Hak Ehliyeti ve Ultra Vires İlkesinin Terki (m. 125/2)
Maddenin ikinci fıkrası, ticaret şirketlerinin ehliyet sınırlarını TMK m. 48 referansıyla belirlemiştir. Hak ehliyeti, bir kişinin hak ve borçlara sahip olabilme iktidarıdır. TTK m. 125/2'nin yürürlüğe girmesiyle birlikte ticaret şirketleri, ana sözleşmelerinde yer alan "işletme konusu" ile bağlı olmaksızın, insana has nitelikler haricindeki her türlü hakkı iktisap edebilir ve borcu yüklenebilir [17, 18].
Eski dönemde şirketin faaliyet alanı dışında (örneğin tekstil sektöründe faaliyet gösteren bir şirketin gayrimenkul alım satımı yapması veya bir başka şirkete kefil olması) yapılan işlemler doğrudan ehliyetsizlik sebebiyle geçersiz kabul edilirken, yeni dönemde bu işlemler şirketin hak ehliyeti sınırları dâhilinde geçerli hukuki işlemler olarak doğmaktadır [1, 3, 19]. Fıkranın son cümlesinde yer alan "Bu husustaki kanuni istisnalar saklıdır" ibaresi, kanun koyucunun belirli özel şirket tipleri veya faaliyet alanları (örneğin bankacılık, sigortacılık gibi özel kanunlara tabi şirketlerin kendi kanunlarından doğan özel yasaklar) için getirebileceği sınırlamaları ifade etmektedir [17, 20].
2.3. İşletme Konusunun Fiil Ehliyeti ve Temsil Yetkisi Açısından Niteliği
Ultra vires ilkesinin hak ehliyeti boyutunda kaldırılmış olması, "işletme konusu" kavramının hiçbir hukuki değer taşımadığı anlamına gelmez. İşletme konusu, hak ehliyetinin sınırını oluşturmaktan çıkarılarak, şirket yöneticilerinin (temsil organlarının) fiil ehliyetini kullanım sınırlarını çizen bir temsil kurumu meselesine dönüştürülmüştür [21, 22]. Dolayısıyla şirketin bir organının işletme konusu dışında yaptığı bir işlem şirket nezdinde hak ehliyeti bakımından geçerli olmakla birlikte, temsil yetkisinin sınırları ve temsilcinin sorumluluğu bağlamında farklı sonuçlar doğurmaktadır.
3. Sistematik İlişkiler
Bu madde, ticaret hukukunun ve medeni hukukun temel kaideleri ile doğrudan bağlantılı olup, diğer kanun hükümleriyle birlikte sistematik olarak yorumlanmalıdır:
- TMK m. 48 ve 50: TTK m. 125/2'nin açık atfı dolayısıyla TMK m. 48 uyarınca tüzel kişilerin hak ehliyetinin kapsamı çizilmiştir. Fiil ehliyetinin kullanımı bakımından ise TMK m. 50 uyarınca tüzel kişinin iradesi organları aracılığıyla açıklanır [6, 23, 24].
- TTK m. 371/2 (Anonim Şirketlerde Temsil Sınırı) ve m. 629/1 (Limited Şirketler): Hak ehliyeti sınırsız kılınmış olsa da, TTK m. 371/2 gereğince, temsile yetkili olanların üçüncü kişilerle işletme konusu dışında yaptığı işlemler şirketi bağlar; ancak üçüncü kişinin, işlemin işletme konusu dışında bulunduğunu bildiği veya durumun gereğinden bilebilecek durumda bulunduğu (kötüniyetli olduğu) ispat edilirse şirket bu işlemle bağlı olmaktan kurtulabilir [22, 25, 26]. Bu düzenleme, ultra vires'in ehliyet boyutundan çıkarılıp bir temsil ve iyiniyet sorununa dönüştüğünün en temel yasal dayanağıdır.
- TBK m. 27 (Kesin Hükümsüzlük): İşletme konusu dışında yapılan işlem kural olarak hak ehliyetine aykırılıktan dolayı mutlak butlanla batıl veya yok sayılmayacaktır. Ancak işlem, genel hükümler çerçevesinde TBK m. 27 uyarınca ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya imkânsız ise elbette ki geçersizliğe tabi olmaya devam edecektir [27, 28].
4. Uygulama: Yargıtay İçtihadı
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili dairelerinin, yeni TTK dönemiyle birlikte ultra vires ilkesinin terkine yönelik oluşturduğu içtihat mekanizması işlem güvenliğini koruyucu niteliktedir.
Mülga 6762 sayılı Kanun döneminde, Yargıtay (özellikle 11. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu) işletme mevzuu dışında yapılan kefalet, garanti sözleşmeleri veya faaliyet dışı devirleri katı bir şekilde ehliyetsizlik nedeniyle geçersiz saymakta idi [29, 30].
Ancak 6102 sayılı TTK m. 125/2 ile birlikte Yargıtay’ın yaklaşımı radikal bir şekilde değişmiştir. Yargıtay, şirketin ana sözleşmesinde yazılı faaliyet alanı ne olursa olsun, şirketin bir başka tüzel kişi lehine kefil olmasını, taşınmaz alım satımını veya krediye teminat vermesini doğrudan ehliyet eksikliği olarak değerlendirmemektedir. Güncel içtihatlarda uyuşmazlığın odak noktası, TTK m. 371/2 uyarınca, "üçüncü kişinin işlemin ana sözleşme dışı olduğunu bilip bilmediği" yani iyiniyet/kötüniyet hususudur. Yargıtay, üçüncü kişinin sadece şirket ana sözleşmesinin ticaret sicilinde ilan edilmiş olmasına dayanılarak kötüniyetli kabul edilemeyeceğini vurgulamaktadır. Somut uyuşmazlıklarda, işlemin şirket yararına hiçbir ekonomik fayda sağlamadığı ve 3. kişinin bu durumu bilebilecek durumda olduğu hallerde şirket, temsil yetkisinin aşılması ve TMK m. 2 (dürüstlük kuralı) gereğince sözleşmeyle bağlı olmaktan kurtulabilmektedir [31, 32].
5. Pratik Örnek Olaylar
Olay 1 (Kefalet ve Temsil İlişkisi):
Bir gıda üretimi ve pazarlaması amacıyla kurulan "A Gıda Sanayi A.Ş.", yönetim kurulu kararıyla, ana hissedarı olan B’nin şahsi borçları veya ilgisiz bir inşaat şirketinin bankadan çekeceği kredi için bankaya şirket malvarlığı üzerinde ipotek vermiş ve kefil olmuştur. Şirketin yeni yönetimi daha sonra bankaya karşı "kefaletin işletme konumuz dışında olması nedeniyle ehliyetsizlikten iptali" istemiyle dava açmıştır.
Hukuki Analiz: TTK m. 125/2 uyarınca A Gıda Sanayi A.Ş. tüzel kişiliği, işletme konusunda "kefalet verebilir" yazmasa dahi hak ehliyeti kapsamında her türlü borcu üstlenebilir; bu nedenle işlem ultra vires sebebiyle mutlak butlanla batıl değildir [1, 18]. Ancak, uyuşmazlık TTK m. 371/2 üzerinden çözülmelidir. Şirket, bankanın (üçüncü kişi), bu kefaletin şirketin faaliyet konusu dışında olduğunu ve salt ana hissedarın şahsi menfaatine yapılıp şirket için ekonomik bir amaç taşımadığını bildiğini ispat ederse, şirket ipotek ve kefalet işlemiyle bağlı olmaktan kurtulur [32, 33]. Burada ispat yükü, ehliyetsizliği iddia eden şirketin üzerindedir.
Olay 2 (Kuruluş Aşamasında Tüzel Kişilik ve Hak İktisabı):
Kurucular C ve D, "X Lojistik Limited Şirketi"ni kurmak üzere şirket sözleşmesini noterde onaylatmış ve ticaret sicili müdürlüğüne başvurmak üzere hazırlık yapmaktadır. Bu bekleme sürecinde C, kurulacak şirket adına bir depo kiralamış ve ekipman satın almıştır. Ticaret sicili kaydı henüz gerçekleşmemiştir. Kiraya veren, ödenmeyen kira bedelleri için şirkete karşı takip başlatmak istemektedir.
Hukuki Analiz: TTK m. 125/1 ve ilgili TTK m. 588 hükümleri uyarınca şirket, ticaret siciline tescil ile tüzel kişilik kazanır [12, 14]. Tescilden önce tüzel kişilik ve hak ehliyeti varlık kazanmadığı için, "X Lojistik Limited Şirketi" aleyhine dava veya takip başlatılamaz. TTK m. 588/3 (ve anonim şirketler için m. 355/2) gereği tescilden önce şirket adına hareket eden C, bu taahhütlerden bizzat, şahsen ve müteselsilen sorumludur [13, 14]. Tescilden sonra şirketin (genel kurul kararı ile vb.) 3 ay içerisinde bu işlemleri açıkça üstlenmesi halinde sorumluluk tüzel kişiliğe intikal eder [13].
6. Pratik Uygulama Notları
- İspat yükü: Şirketin kendi temsil organı tarafından işletme konusu dışında yapılan bir işlemle bağlı olmadığının ileri sürülebilmesi, TTK m. 371/2 bağlamında bir defi değil bir itiraz niteliğinde değerlendirilir. Üçüncü kişinin kötüniyetli olduğunu, yani işlemin işletme konusu dışında kaldığını bildiğini veya bilmesi gerektiğini ispat yükü, şirkete düşer [31, 34]. Ticaret sicilinin ilanı tek başına kötüniyet karinesi oluşturmaz [34].
- Zamanaşımı / Süreler: Şirketin tüzel kişiliğini kazandığı tescil anı, aynı zamanda kurucuların kuruluş aşamasındaki sözleşmeleri şirkete devretmeleri için kritik an olup, şirketin bu borçları üstlenmesi tescilden itibaren 3 aylık hak düşürücü bir süre içerisinde yapılmalıdır [13, 35]. Temsil yetkisinin aşılmasına dayalı taleplerde genel borçlar hukuku zamanaşımı süreleri (TBK m. 146 vd.) geçerlidir.
- Görevli ve Yetkili Mahkeme: TTK m. 125 ile bağlanan şirket ehliyeti, temsil yetkisi ve organ sorumluluklarından doğan davalar mutlak ticari dava niteliğindedir (TTK m. 4/1-a) [36]. Görevli mahkeme, Asliye Ticaret Mahkemesi, yetkili mahkeme ise kural olarak şirketin merkezinin bulunduğu yer mahkemesidir [37].
- Yaygın uygulama hataları: Dilekçelerde işlemin geçersizliği savunulurken hâlâ "mülga 6762 sayılı Kanun m. 137 uyarınca ultra vires" ilkesinin zikredilmesi ve davanın ehliyet eksikliğine dayandırılması son derece yaygın bir pratik hatadır. İptal istemleri mutlaka TTK m. 371/2 ve TMK m. 2 sınırları içinde, temsil yetkisinin aşılması kavramları üzerinden temellendirilmelidir.
7. Eleştirel Değerlendirme
Türk Ticaret Kanunu'nun 125. maddesiyle hak ehliyetinin sınırlarının evrensel TMK normlarına çekilmesi ticaret hukuku doktrininde devrimsel bir adım olarak övülmekle birlikte, ciddi teorik tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Prof. Dr. Ünal Tekinalp ve Prof. Dr. İsmail Kırca gibi değerli hukukçuların başını çektiği tartışmalar, TTK m. 371/2'nin aslında ultra vires ilkesini "arka kapıdan" sisteme yeniden dâhil edip etmediği hususunda yoğunlaşmaktadır [38, 39].
Doktrindeki bir görüşe göre; AB Yönergeleri ile uyum doğrultusunda TTK m. 125/2 uyarınca işletme konusu sınırlaması ehliyet bakımından kaldırılmışsa da, TTK m. 371/2'de üçüncü kişilerin kötüniyetli olması halinde şirketin işlemle bağlı sayılmayacağı kuralı, fiilen ultra vires ilkesinin temsil hukuku boyutuyla varlığını sürdürmesine neden olmaktadır [40]. Zira bir şirket işlemle bağlı olmaktan kurtulduğunda, nihai sonuç, ehliyet yokluğu sebebiyle sözleşmenin geçersiz sayılması durumuyla ekonomik olarak hemen hemen aynıdır. Ancak, Prof. Dr. Ersin Çamoğlu başta olmak üzere baskın görüş, burada kurulan mekanizmanın "işlem yokluğu" değil, temsil yetkisinin aşılması noktasında üçüncü kişinin iyiniyetinin (TMK m. 3 bağlamında) korunması müessesesi olduğunu; işlemin baştan itibaren batıl sayılmamasının, şirket malvarlığı ve diğer alacaklılar nezdinde son derece pozitif ve farklı hukuki neticeler doğurduğunu ifade etmektedir [39, 41]. Kanun koyucunun TTK m. 371/2 fıkrasının son cümlesinde şirket esas sözleşmesinin ilan edilmesinin (işletme konusunun tescilinin) tek başına ispat için yeterli olmadığını açıkça vurgulaması, Türk şirketler hukukunda "görünüşe güven" ilkesini ve piyasa işlem hızını teorik ehliyet tartışmalarının üzerine çıkardığı şeklinde haklı olarak değerlendirilmektedir [31, 34].
Metodolojik Not
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.
1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 125. maddesi, ticaret şirketlerinin tüzel kişiliğini ve hak ehliyetini düzenleyen, şirketler hukukunun temel yapı taşlarından birini oluşturan son derece kritik bir genel hükümdür. Madde, "Ticaret Şirketleri" başlıklı İkinci Kitap, "Genel Hükümler" başlıklı Birinci Kısım altında yer almaktadır. Hüküm, mülga 6762 sayılı eski Türk Ticaret Kanunu'nun (eTTK) 137. maddesinin yerini almış, ancak getirdiği felsefi ve dogmatik dönüşüm itibarıyla selefinden tamamen ayrılmıştır.
Mülga 6762 sayılı eTTK m. 137 uyarınca, ticaret şirketlerinin hak ehliyeti "işletme mevzuu çevresi" ile sınırlandırılmıştı; bu ilke, Anglo-Sakson kökenli "ultra vires" (yetki aşımı) doktrininin Kıta Avrupası ve Türk hukukundaki bir yansıması olarak tatbik edilmekteydi [1, 2]. Ultra vires ilkesi uyarınca, bir şirketin ana sözleşmesinde belirtilen işletme konusu dışında kalan işlemler, şirketin hak ehliyeti bulunmadığı gerekçesiyle "yok" veya "mutlak butlanla batıl" sayılmaktaydı [1, 3]. Ancak, 6102 sayılı TTK m. 125/2 hükmü, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (AET) 68/151 sayılı Birinci Şirketler Yönergesi'ne uyum sağlama ve modern ticaret hayatının ihtiyaçlarını karşılama amacıyla ultra vires ilkesini Türk hukukundan tamamen tasfiye etmiştir [4, 5].
Yeni TTK m. 125 uyarınca, ticaret şirketlerinin hak ehliyeti tıpkı gerçek kişilerde olduğu gibi sınırlandırılmamış bir şekilde kabul edilmiş ve Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 48. maddesine açık bir atıf yapılarak şirketlerin, yaradılış gereği insana özgü niteliklere bağlı olanlar (cinsiyet, yaş, hısımlık vb.) dışındaki tüm haklara ve borçlara ehil oldukları düzenlenmiştir [1, 6, 7]. Bu düzenleme, hukuki işlem güvenliğini ve üçüncü kişilerin korunmasını merkeze alan çağdaş şirketler hukuku anlayışının somutlaşmış bir tezahürüdür.
2. Maddedeki Kavramların Analizi
2.1. Tüzel Kişilik Kavramı ve Kazanılması (m. 125/1)
TTK m. 125/1 hükmü, "Ticaret şirketleri tüzel kişiliği haizdir" şeklindeki amir düzenlemesiyle, tüm ticaret şirketlerinin (kollektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif) tüzel kişi olduğunu tescil etmektedir [8-10]. Tüzel kişilik, sözleşmeyi kuran gerçek veya tüzel kişilerin şahıslarından ayrı ve bağımsız bir hukuki varlığı ifade eder [11]. Bir ticaret şirketinin tüzel kişilik kazanması, kural olarak kurucu unsurları barındıran şirket sözleşmesinin ticaret siciline tescili ile mümkündür [12]. Tescilden önce şirketlerin tüzel kişiliği bulunmamaktadır ve bu aşamada yapılan işlemlerden dolayı işlemi yapanlar şahsen ve müteselsilen sorumlu olurlar (Örn: TTK m. 355/2 anonim şirketler için, TTK m. 588/3 limited şirketler için) [12-14]. Tüzel kişiliğin kazanılmasıyla birlikte ortakların malvarlığından bağımsız bir şirket malvarlığı oluşur ve şirketin borçlarından dolayı kural olarak sadece şirketin kendi malvarlığı ile sorumluluğu esası doğar [15, 16].
2.2. Hak Ehliyeti ve Ultra Vires İlkesinin Terki (m. 125/2)
Maddenin ikinci fıkrası, ticaret şirketlerinin ehliyet sınırlarını TMK m. 48 referansıyla belirlemiştir. Hak ehliyeti, bir kişinin hak ve borçlara sahip olabilme iktidarıdır. TTK m. 125/2'nin yürürlüğe girmesiyle birlikte ticaret şirketleri, ana sözleşmelerinde yer alan "işletme konusu" ile bağlı olmaksızın, insana has nitelikler haricindeki her türlü hakkı iktisap edebilir ve borcu yüklenebilir [17, 18]. Eski dönemde şirketin faaliyet alanı dışında (örneğin tekstil sektöründe faaliyet gösteren bir şirketin gayrimenkul alım satımı yapması veya bir başka şirkete kefil olması) yapılan işlemler doğrudan ehliyetsizlik sebebiyle geçersiz kabul edilirken, yeni dönemde bu işlemler şirketin hak ehliyeti sınırları dâhilinde geçerli hukuki işlemler olarak doğmaktadır [1, 3, 19]. Fıkranın son cümlesinde yer alan "Bu husustaki kanuni istisnalar saklıdır" ibaresi, kanun koyucunun belirli özel şirket tipleri veya faaliyet alanları (örneğin bankacılık, sigortacılık gibi özel kanunlara tabi şirketlerin kendi kanunlarından doğan özel yasaklar) için getirebileceği sınırlamaları ifade etmektedir [17, 20].
2.3. İşletme Konusunun Fiil Ehliyeti ve Temsil Yetkisi Açısından Niteliği
Ultra vires ilkesinin hak ehliyeti boyutunda kaldırılmış olması, "işletme konusu" kavramının hiçbir hukuki değer taşımadığı anlamına gelmez. İşletme konusu, hak ehliyetinin sınırını oluşturmaktan çıkarılarak, şirket yöneticilerinin (temsil organlarının) fiil ehliyetini kullanım sınırlarını çizen bir temsil kurumu meselesine dönüştürülmüştür [21, 22]. Dolayısıyla şirketin bir organının işletme konusu dışında yaptığı bir işlem şirket nezdinde hak ehliyeti bakımından geçerli olmakla birlikte, temsil yetkisinin sınırları ve temsilcinin sorumluluğu bağlamında farklı sonuçlar doğurmaktadır.
3. Sistematik İlişkiler
Bu madde, ticaret hukukunun ve medeni hukukun temel kaideleri ile doğrudan bağlantılı olup, diğer kanun hükümleriyle birlikte sistematik olarak yorumlanmalıdır:
4. Uygulama: Yargıtay İçtihadı
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili dairelerinin, yeni TTK dönemiyle birlikte ultra vires ilkesinin terkine yönelik oluşturduğu içtihat mekanizması işlem güvenliğini koruyucu niteliktedir. Mülga 6762 sayılı Kanun döneminde, Yargıtay (özellikle 11. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu) işletme mevzuu dışında yapılan kefalet, garanti sözleşmeleri veya faaliyet dışı devirleri katı bir şekilde ehliyetsizlik nedeniyle geçersiz saymakta idi [29, 30]. Ancak 6102 sayılı TTK m. 125/2 ile birlikte Yargıtay’ın yaklaşımı radikal bir şekilde değişmiştir. Yargıtay, şirketin ana sözleşmesinde yazılı faaliyet alanı ne olursa olsun, şirketin bir başka tüzel kişi lehine kefil olmasını, taşınmaz alım satımını veya krediye teminat vermesini doğrudan ehliyet eksikliği olarak değerlendirmemektedir. Güncel içtihatlarda uyuşmazlığın odak noktası, TTK m. 371/2 uyarınca, "üçüncü kişinin işlemin ana sözleşme dışı olduğunu bilip bilmediği" yani iyiniyet/kötüniyet hususudur. Yargıtay, üçüncü kişinin sadece şirket ana sözleşmesinin ticaret sicilinde ilan edilmiş olmasına dayanılarak kötüniyetli kabul edilemeyeceğini vurgulamaktadır. Somut uyuşmazlıklarda, işlemin şirket yararına hiçbir ekonomik fayda sağlamadığı ve 3. kişinin bu durumu bilebilecek durumda olduğu hallerde şirket, temsil yetkisinin aşılması ve TMK m. 2 (dürüstlük kuralı) gereğince sözleşmeyle bağlı olmaktan kurtulabilmektedir [31, 32].
5. Pratik Örnek Olaylar
Olay 1 (Kefalet ve Temsil İlişkisi): Bir gıda üretimi ve pazarlaması amacıyla kurulan "A Gıda Sanayi A.Ş.", yönetim kurulu kararıyla, ana hissedarı olan B’nin şahsi borçları veya ilgisiz bir inşaat şirketinin bankadan çekeceği kredi için bankaya şirket malvarlığı üzerinde ipotek vermiş ve kefil olmuştur. Şirketin yeni yönetimi daha sonra bankaya karşı "kefaletin işletme konumuz dışında olması nedeniyle ehliyetsizlikten iptali" istemiyle dava açmıştır. Hukuki Analiz: TTK m. 125/2 uyarınca A Gıda Sanayi A.Ş. tüzel kişiliği, işletme konusunda "kefalet verebilir" yazmasa dahi hak ehliyeti kapsamında her türlü borcu üstlenebilir; bu nedenle işlem ultra vires sebebiyle mutlak butlanla batıl değildir [1, 18]. Ancak, uyuşmazlık TTK m. 371/2 üzerinden çözülmelidir. Şirket, bankanın (üçüncü kişi), bu kefaletin şirketin faaliyet konusu dışında olduğunu ve salt ana hissedarın şahsi menfaatine yapılıp şirket için ekonomik bir amaç taşımadığını bildiğini ispat ederse, şirket ipotek ve kefalet işlemiyle bağlı olmaktan kurtulur [32, 33]. Burada ispat yükü, ehliyetsizliği iddia eden şirketin üzerindedir.
Olay 2 (Kuruluş Aşamasında Tüzel Kişilik ve Hak İktisabı): Kurucular C ve D, "X Lojistik Limited Şirketi"ni kurmak üzere şirket sözleşmesini noterde onaylatmış ve ticaret sicili müdürlüğüne başvurmak üzere hazırlık yapmaktadır. Bu bekleme sürecinde C, kurulacak şirket adına bir depo kiralamış ve ekipman satın almıştır. Ticaret sicili kaydı henüz gerçekleşmemiştir. Kiraya veren, ödenmeyen kira bedelleri için şirkete karşı takip başlatmak istemektedir. Hukuki Analiz: TTK m. 125/1 ve ilgili TTK m. 588 hükümleri uyarınca şirket, ticaret siciline tescil ile tüzel kişilik kazanır [12, 14]. Tescilden önce tüzel kişilik ve hak ehliyeti varlık kazanmadığı için, "X Lojistik Limited Şirketi" aleyhine dava veya takip başlatılamaz. TTK m. 588/3 (ve anonim şirketler için m. 355/2) gereği tescilden önce şirket adına hareket eden C, bu taahhütlerden bizzat, şahsen ve müteselsilen sorumludur [13, 14]. Tescilden sonra şirketin (genel kurul kararı ile vb.) 3 ay içerisinde bu işlemleri açıkça üstlenmesi halinde sorumluluk tüzel kişiliğe intikal eder [13].
6. Pratik Uygulama Notları
7. Eleştirel Değerlendirme
Türk Ticaret Kanunu'nun 125. maddesiyle hak ehliyetinin sınırlarının evrensel TMK normlarına çekilmesi ticaret hukuku doktrininde devrimsel bir adım olarak övülmekle birlikte, ciddi teorik tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Prof. Dr. Ünal Tekinalp ve Prof. Dr. İsmail Kırca gibi değerli hukukçuların başını çektiği tartışmalar, TTK m. 371/2'nin aslında ultra vires ilkesini "arka kapıdan" sisteme yeniden dâhil edip etmediği hususunda yoğunlaşmaktadır [38, 39].
Doktrindeki bir görüşe göre; AB Yönergeleri ile uyum doğrultusunda TTK m. 125/2 uyarınca işletme konusu sınırlaması ehliyet bakımından kaldırılmışsa da, TTK m. 371/2'de üçüncü kişilerin kötüniyetli olması halinde şirketin işlemle bağlı sayılmayacağı kuralı, fiilen ultra vires ilkesinin temsil hukuku boyutuyla varlığını sürdürmesine neden olmaktadır [40]. Zira bir şirket işlemle bağlı olmaktan kurtulduğunda, nihai sonuç, ehliyet yokluğu sebebiyle sözleşmenin geçersiz sayılması durumuyla ekonomik olarak hemen hemen aynıdır. Ancak, Prof. Dr. Ersin Çamoğlu başta olmak üzere baskın görüş, burada kurulan mekanizmanın "işlem yokluğu" değil, temsil yetkisinin aşılması noktasında üçüncü kişinin iyiniyetinin (TMK m. 3 bağlamında) korunması müessesesi olduğunu; işlemin baştan itibaren batıl sayılmamasının, şirket malvarlığı ve diğer alacaklılar nezdinde son derece pozitif ve farklı hukuki neticeler doğurduğunu ifade etmektedir [39, 41]. Kanun koyucunun TTK m. 371/2 fıkrasının son cümlesinde şirket esas sözleşmesinin ilan edilmesinin (işletme konusunun tescilinin) tek başına ispat için yeterli olmadığını açıkça vurgulaması, Türk şirketler hukukunda "görünüşe güven" ilkesini ve piyasa işlem hızını teorik ehliyet tartışmalarının üzerine çıkardığı şeklinde haklı olarak değerlendirilmektedir [31, 34].
Metodolojik Not
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.