1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) İkinci Kısmında, "Özel Borç İlişkileri" başlığı altında, Üçüncü Bölümde yer alan 285. madde, bağışlama sözleşmesinin yasal ve kavramsal çerçevesini çizmektedir [1, 2]. İsviçre Borçlar Kanunu'nun (OR) 239. maddesine tekabül eden bu düzenleme, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (eBK) 234. maddesinin güncellenmiş ve dili sadeleştirilmiş hâlidir.
Bağışlama sözleşmesi, en temel ifadeyle, bir kişinin kendi malvarlığından bir başka kişiye sağlararası bir tasarruf işlemi ile ve hiçbir karşılık (ivaz) beklemeksizin kazandırmada bulunmayı üstlendiği hukuki bir işlemdir [3, 4]. Hukuki niteliği itibarıyla bağışlama, tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıyla kurulan rızai bir sözleşmedir; ancak yalnızca bağışlayanın borç altına girmesi ve karşı tarafın herhangi bir asli edim yükümlülüğü üstlenmemesi sebebiyle "tek tarafa borç yükleyen" (ivazsız) bir sözleşme kategorisinde yer almaktadır [4, 5].
Kanun koyucu, TBK m. 285 hükmünde yalnızca bağışlamanın pozitif unsurlarını (kazandırma, karşılıksızlık, sağlararası olma) saymakla yetinmemiş; aynı zamanda ikinci ve üçüncü fıkralarda "bağışlama sayılmayan halleri" (negatif unsurları) tek tek sayarak sınırları kesin bir biçimde çizmiştir [2]. Henüz edinilmemiş bir haktan feragat, mirasın reddi veya ahlaki bir ödevin ifası hukuken bağışlama sözleşmesi olarak nitelendirilemez [2]. Bu sınırlandırma, bağışlamaya bağlanan ağır şekil şartları (TBK m. 288) ve geri alma (rücu) haklarının (TBK m. 295 vd.) uygulama alanının isabetli bir şekilde daraltılması amacına hizmet etmektedir.
2. Maddedeki Kavramların Analizi
2.1. Sağlararası Sonuç Doğurma (İnter Vivos)
TBK m. 285 gereğince, bir kazandırmanın bağışlama sözleşmesi sayılabilmesi için "sağlararası sonuç doğurmak üzere" yapılması elzemdir [2, 4]. Şayet kazandırma eylemi, işlemi yapan kişinin ölümüne bağlı olarak sonuç doğuracak şekilde tasarlanmışsa, bu işlem bir bağışlama sözleşmesi değil, bir ölüme bağlı tasarruf (vasiyetname veya miras sözleşmesi) niteliği taşır [4, 6]. Nitekim TBK m. 290/2 hükmü uyarınca, yerine getirilmesi bağışlayanın ölümüne bağlı olan bağışlamalarda (donatio mortis causa) vasiyete ilişkin hükümler (TMK m. 511 vd.) uygulanır [6-8]. Sağlararası işlem kriteri, işlemi yapan kişinin sağlığında malvarlığından fiilen bir değer çıkışının gerçekleşmesini ve işlemin bağlayıcılığının kişinin hayatta olduğu döneme tealluk etmesini ifade eder [4].
2.2. Malvarlığından Kazandırmada Bulunma
Bağışlamanın maddi unsuru, bağışlayanın kendi malvarlığından (aktifinden) bağışlanan lehine bir değer aktarmasıdır. Bağışlayanın malvarlığı fakirleşirken, bağışlananın malvarlığının o oranda zenginleşmesi zorunludur [5]. Bu kazandırma eylemi, bir ayni hakkın devri (mülkiyetin nakli), bir alacağın temliki, bağışlananın bir borçtan ibra edilmesi (TBK m. 132) veya ona faizsiz bir tüketim ödüncü verilmesi yoluyla gerçekleşebilir [9, 10]. Önemli olan husus, bağışlayanın "kendi" malvarlığından tasarrufta bulunmasıdır [9]. Başkasının malvarlığı üzerinde yapılan kazandırmalar bağışlama sözleşmesinin konusunu oluşturamaz [9].
2.3. Karşılıksızlık (İvazsızlık) ve Bağışlama İradesi (Animus Donandi)
Bağışlama sözleşmesinin hukuki karakteristiğini belirleyen en kritik unsur "karşılıksızlık" (ivazsızlık) ve buna eşlik eden "bağışlama iradesi"dir (animus donandi) [3, 9]. Bağışlayan, yaptığı kazandırma karşılığında bağışlanandan herhangi bir ekonomik değer taşıyan karşı edim (mübadele) talep etmemelidir [3, 11]. Şayet bağışlanan tarafından bir bedel ödenmesi ya da karşı edim sunulması söz konusuysa, tarafların gerçek iradelerine göre ortada bir satış, trampa veya karma bağışlama (negotium mixtum cum donatione) bulunduğu kabul edilir [11, 12].
Doktrinde ifade edildiği üzere (kaynaklar dışı ek bilgi olarak: Fikret Eren ve Kemal Oğuzman gibi yazarların da altını çizdiği gibi), her karşılıksız kazandırma bağışlama değildir; bağışlama için "bağışlama iradesi"nin (bağışlama kastı) duraksamaya yer vermeyecek şekilde açık ya da örtülü olarak ortaya konulmuş olması şarttır [9].
2.4. Sözleşme Niteliği
TBK m. 285, bağışlamayı tek taraflı bir hukuki işlem olarak değil, bir "sözleşme" olarak tanımlamaktadır [3, 4]. Bu durum, bağışlayanın icabının, bağışlanan tarafından mutlaka kabul edilmesi gerektiği anlamına gelir. Hiç kimse, kendi rızası dışında bir malvarlığı değerini kazanmaya (zenginleşmeye) zorlanamaz [4]. Bağışlamanın sözleşme niteliği, onun ancak karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıyla kurulabileceğini teyit eder (TBK m. 1). Bu sebeple ifası vadedilen şey ne olursa olsun bağışlama sözü verme tek taraflı bir işlem olmayıp bir sözleşmedir [13].
2.5. Bağışlama Sayılmayan Haller (TBK m. 285/2 ve 3)
Kanun koyucu, malvarlığında pasif bir artışı önleyen veya etik saiklerle yapılan bazı işlemleri bağışlama sözleşmesi kapsamından kesin olarak dışlamıştır:
- Henüz edinilmemiş bir haktan feragat: Bir kimsenin gelecekte doğabilecek bir alacak hakkından veya şansından feragat etmesi, kendi malvarlığından mevcut bir değeri eksiltmediği için bağışlama değildir [2].
- Mirasın reddi: TMK m. 605 vd. uyarınca mirasın reddedilmesi, aslında mirasçı olabilecek kişinin bu sıfatı hiç kazanmamış sayılması sonucunu doğurur [14, 15]. Bu durum, sıradaki mirasçıların payını artırsa da, reddeden kişinin malvarlığından bir çıkış olmadığı için hukuken bağışlama kabul edilemez [2].
- Ahlaki bir ödevin ifası: Nafaka yükümlülüğü dışındaki muhtaç akrabalara yardım edilmesi, doğal afet mağdurlarına destek olunması gibi sırf ahlaki ve vicdani saiklerle yapılan ifalar bağışlama sayılmaz [2]. Zira burada amaç zenginleştirme (animus donandi) değil, toplumsal veya vicdani bir ödevin ifasıdır.
3. Sistematik İlişkiler
- TBK m. 288 ve 289 (Kurulma ve Şekil): TBK m. 285’te tanımlanan bağışlamanın hukuken geçerli biçimde doğabilmesi için TBK m. 288’de aranan şekil şartlarına riayet edilmelidir. Taşınırların veya alacak haklarının bağışlanması sözü vermenin yazılı, taşınmaz veya taşınmaz üzerindeki ayni haklara ilişkin bağışlama sözü vermenin ise resmi şekilde (tapu sicil müdürlüğünde veya noterde) yapılması şarttır [16-21]. Şekle uyulmaksızın yapılan bağışlama sözü verme, bağışlayan tarafından fiilen yerine getirildiğinde TBK m. 289 uyarınca "elden bağışlama" (teslim ile kurulan bağışlama) hükmüne tabi olarak geçerlilik kazanır (taşınmazlar hariç) [21-23].
- TBK m. 295 vd. (Bağışlamanın Geri Alınması): TBK m. 285 anlamında geçerli bir bağışlama sözleşmesi ifa edilmiş olsa dahi, TBK m. 295 uyarınca bağışlananın ağır suç işlemesi veya kanundan doğan yükümlülüklerine ağır biçimde aykırı davranması halinde, bağışlayan tek taraflı bozucu yenilik doğuran bir hak ile bağışlamayı geri alabilir ve sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanarak iade talep edebilir [24-31].
- TMK m. 560 vd. (Tenkis Davası): Bir kişinin TBK m. 285 anlamında yaptığı bağışlamalar, ölümünden sonra mirasçılarının saklı paylarını (mahfuz hisse) zedeliyorsa, TMK m. 565 uyarınca tenkis davasına konu edilebilir. Kanun koyucu, mirasbırakanın ivazsız kazandırmalarının saklı pay kurallarını etkisiz kılmasını önlemeyi amaçlamıştır [32, 33].
- TBK m. 132 (İbra Sözleşmesi): İbra sözleşmesi de, alacaklının alacağından vazgeçerek borçluyu borçtan kurtarması yönüyle ivazsız yapıldığında bağışlama amacı taşıyabilir. İvazsız ibra ile bağışlama kavramsal olarak örtüşebilmektedir [10, 34].
4. Uygulama: Yargıtay İçtihadı
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (YHGK), 4.7.2019 tarihli ve 2017/11-25 E., 2019/874 K. sayılı kararında bağışlama sözleşmesini TBK m. 285 doktrinine mutlak bir uyumla şu şekilde tanımlamıştır: "Bağışlama sözleşmesi, hayatta olan kimseler arasında bir tasarruftur ki, onunla bir kimse, mukabilinde bir ivaz taahhüt edilmeksizin malının tamamını veya bir kısmını diğer bir kimseye temlik eder." [3, 5]. Bu karar, sözleşmenin ivazsızlık (karşılıksızlık) unsurunun ve sağlararası etki doğurma unsurunun Yargıtay pratiğindeki en net yansımalarından biridir.
Yargıtay'ın özellikle aile içi kazandırmalarda "bağışlama iradesi" (animus donandi) unsurunu ne derece titizlikle aradığına dair kritik bir başka kararı ise Yargıtay 18. Hukuk Dairesi'nin 2.3.2017 tarihli, 2016/10165 E., 2017/2753 K. sayılı kararıdır. Bu kararda: "Eşler arasında evlilik birliğinden doğan dayanışmayla ve karşılıklı güvene dayanarak, örf ve adede uygun olarak, eşlerin birlikte yatırım yapmaları bağış olarak değerlendirilemez. Eşler arasında dayanışma, güven ve sadakat esastır. Gelecekte aile üyelerinin yararlanacakları beklentisiyle birlikte malvarlığı edinme çabaları... bağış olarak değerlendirilemez. Devredene ağır yükümlülük getiren kazandırmanın bağış olarak değerlendirilmesi için, bağış amacını taşıyan davranış ve iradesinin duraksamaya yer vermeyecek şekilde olması gerekir." şeklinde hüküm kurulmuştur [9, 11]. Bu karardan anlaşıldığı üzere, ivazsız her malvarlığı geçişi doğrudan TBK m. 285 anlamında bağışlama olarak nitelendirilemez; hukuki değerlendirmede irade ve saik belirleyicidir.
5. Pratik Örnek Olaylar
Olay 1 (Kurmaca Senaryo):
Türkiye'de faaliyet gösteren büyük bir holdingin yönetim kurulu başkanı olan (A), uzun yıllar maddi sıkıntı çeken ve yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi veren uzak akrabası (B)'nin yüklü miktardaki hastane masraflarını ödemiş ve onun bir yıllık barınma giderlerini karşılamıştır. Yıllar sonra (B), (A)'ya karşı son derece onur kırıcı ve nankörce eylemlerde bulunmuştur. (A), TBK m. 295 (Bağışlamanın Geri Alınması) hükümlerine dayanarak, (B)'ye aktardığı meblağı geri talep etmiştir.
Hukuki Analiz: TBK m. 285/3 hükmü çok açık bir biçimde "Ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi de bağışlama sayılmaz" demektedir [2]. Olaydaki malvarlığı geçişi, bir bağışlama iradesiyle (animus donandi) değil, ailevi/toplumsal normların getirdiği ahlaki bir ödev bilinciyle ifa edilmiştir. İşlemin hukuki niteliği bağışlama sözleşmesi olarak kabul edilemeyeceği için, (A)'nın TBK m. 295 kapsamında nankörlük sebebine dayanarak bağışlamadan rücu etmesi ve iade talep etmesi hukuken mümkün görünmemektedir.
Olay 2 (Kurmaca Senaryo):
Mirasbırakan (M)'nin vefatı üzerine kızı (K) ve oğlu (E) yasal mirasçı olarak kalmıştır. (K), kardeşi (E)'nin ticari hayatta iflas etmek üzere olduğunu bilerek, sırf ona daha fazla pay kalması ve iflasını engellemesi amacıyla, kanuni süresi içinde mirası kayıtsız şartsız reddetmiştir (TMK m. 605). Bir süre sonra (E), ablası (K)'ye ait taşınmaza haksız yere zarar vermiş ve aralarında husumet doğmuştur. (K), mirası reddetmesinin aslında (E)'ye yapılmış bir bağışlama olduğunu ileri sürerek bağışlamadan rücu davası açmıştır.
Hukuki Analiz: TBK m. 285/2 hükmü, "Henüz edinilmemiş olan bir haktan feragat etmek veya bir mirası reddetmek, bağışlama değildir" şeklindedir [2]. Mirasın reddi, mirasçılık sıfatının geçmişe etkili olarak hiç kazanılmamış olması sonucunu doğurur [14]. (K)'nin malvarlığından (E)'nin malvarlığına doğrudan bir değer aktarımı yoktur; (K) malvarlığına girebilecek bir artışı engellemiştir. Ortada TBK m. 285 anlamında teknik bir bağışlama sözleşmesi bulunmadığından, bağışlamadan rücu hükümleri de işletilemez. (K)'nin davası, hukuki dayanaktan yoksundur.
6. Pratik Uygulama Notları
- İspat Yükü: Bir hukuki işlemin bağışlama olduğunu (yani bedelsiz / ivazsız olarak kazandırma amacı taşıdığını) iddia eden taraf, bu hususu genel ispat kuralları (HMK m. 200 vd. senetle ispat sınırı) çerçevesinde ispatlamakla yükümlüdür [35]. Özellikle elden bağışlama savunmasında (örneğin bir mülkiyet uyuşmazlığında), malın zilyetliğini elinde bulunduran kişi, bunun kendisine bağışlandığını (animus donandi) geçerli delillerle kanıtlamalıdır [35, 36].
- Zamanaşımı / Süreler: Bağışlama sözleşmesinin bizzat kendisinin geçersizliğine ilişkin iddialar TBK genel hükümleri ile TMK eşya hukuku (yolsuz tescil) kurallarına tabidir. Ancak geçerli bir bağışlamanın "geri alınması" hakkı, TBK m. 297 uyarınca, bağışlayanın geri alma sebebini öğrendiği günden başlayarak 1 (bir) yıllık hak düşürücü süreye tabidir [37-39].
- Görevli ve Yetkili Mahkeme: Bağışlama sözleşmesinden kaynaklanan ifa, iade, rücu veya tenkis uyuşmazlıkları (eğer tüketici/ticari işlemi niteliği yoksa) kural olarak 6100 sayılı HMK gereğince Asliye Hukuk Mahkemelerinin görev alanına girer. Genel yetkili mahkeme, davalının yerleşim yeri mahkemesidir; taşınmaz mülkiyetinin devrini veya iadesini içeren uyuşmazlıklarda ise taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.
- Yaygın Uygulama Hataları: Uygulamada en sık karşılaşılan hata, tapusuz taşınmazların zilyetliğinin devri suretiyle yapılan işlemlerin şekil şartlarında yaşanmaktadır. Tapusuz taşınmazların devri taşınır mal niteliğinde olduğundan hiçbir geçerlilik şekline tabi olmaksızın (elden bağışlama şeklinde) teslim ile tamamlanabilir [40]. Ancak tapuya kayıtlı taşınmazlarda bağışlama taahhüdü ancak resmi senetle mümkündür ve salt zilyetliğin devri, şekle aykırı bir taahhüdü (TBK m. 288/3) geçerli hale getirmez [21-23].
7. Eleştirel Değerlendirme
Türk Borçlar Kanunu'nun bağışlama sözleşmesini düzenleyen 285. maddesi ve devamındaki sistematiği, genel hatlarıyla İsviçre Borçlar Kanunu (OR m. 239) ile paralel ve uyumlu bir yapı sergilemektedir. Doktrindeki (özellikle Fikret Eren, Turgut Öz, Halûk Nomer, Kemal Oğuzman gibi akademisyenlerin eserlerindeki - kaynaklar dışı genel doktriner atıflar bağlamında) tartışmalar dikkate alındığında, kanunun "sözleşme" vurgusu son derece isabetlidir. Bağışlamanın tek taraflı bir hukuki işlem değil, bağışlananın icazetine/kabulüne muhtaç bir "tek tarafa borç yükleyen sözleşme" olması, kimsenin rızası hilafına zenginleştirilemeyeceği yönündeki temel irade özerkliği ilkesinin yansımasıdır.
Bununla birlikte, TBK m. 285/3 hükmünde yer alan "ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi bağışlama sayılmaz" kesin kuralı, uygulamada zaman zaman sınır tespitini zorlaştırmaktadır [2]. Bir amcaya veya kardeşe yapılan periyodik yardımların hangi noktaya kadar "ahlaki ödev", hangi noktadan sonra "bağışlama (ivazsız kazandırma)" sayılacağı objektif hukuki kriterlerden ziyade, hâkimin TMK m. 4 uyarınca yapacağı takdirine terk edilmektedir. Doktrin, ahlaki ödev sınırının çok geniş yorumlanmasının, bağışlamadan rücu (geri alma) ve tenkis gibi koruyucu mekanizmaları işlevsiz bırakabileceği yönünde haklı eleştiriler getirmektedir. Zira malvarlığı devredenin mali durumunun çökmesi (TBK m. 296/2) gibi rücu imkânları, sırf eylem "ahlaki ödev" olarak nitelendirildiğinde uygulanamaz hale gelmektedir. Bu alanın, Yargıtay içtihatlarıyla daha somut ve öngörülebilir parametrelere kavuşturulması Türk borçlar hukukunun gelişimi açısından elzemdir.
Metodolojik Not
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.
1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) İkinci Kısmında, "Özel Borç İlişkileri" başlığı altında, Üçüncü Bölümde yer alan 285. madde, bağışlama sözleşmesinin yasal ve kavramsal çerçevesini çizmektedir [1, 2]. İsviçre Borçlar Kanunu'nun (OR) 239. maddesine tekabül eden bu düzenleme, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (eBK) 234. maddesinin güncellenmiş ve dili sadeleştirilmiş hâlidir.
Bağışlama sözleşmesi, en temel ifadeyle, bir kişinin kendi malvarlığından bir başka kişiye sağlararası bir tasarruf işlemi ile ve hiçbir karşılık (ivaz) beklemeksizin kazandırmada bulunmayı üstlendiği hukuki bir işlemdir [3, 4]. Hukuki niteliği itibarıyla bağışlama, tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıyla kurulan rızai bir sözleşmedir; ancak yalnızca bağışlayanın borç altına girmesi ve karşı tarafın herhangi bir asli edim yükümlülüğü üstlenmemesi sebebiyle "tek tarafa borç yükleyen" (ivazsız) bir sözleşme kategorisinde yer almaktadır [4, 5].
Kanun koyucu, TBK m. 285 hükmünde yalnızca bağışlamanın pozitif unsurlarını (kazandırma, karşılıksızlık, sağlararası olma) saymakla yetinmemiş; aynı zamanda ikinci ve üçüncü fıkralarda "bağışlama sayılmayan halleri" (negatif unsurları) tek tek sayarak sınırları kesin bir biçimde çizmiştir [2]. Henüz edinilmemiş bir haktan feragat, mirasın reddi veya ahlaki bir ödevin ifası hukuken bağışlama sözleşmesi olarak nitelendirilemez [2]. Bu sınırlandırma, bağışlamaya bağlanan ağır şekil şartları (TBK m. 288) ve geri alma (rücu) haklarının (TBK m. 295 vd.) uygulama alanının isabetli bir şekilde daraltılması amacına hizmet etmektedir.
2. Maddedeki Kavramların Analizi
2.1. Sağlararası Sonuç Doğurma (İnter Vivos)
TBK m. 285 gereğince, bir kazandırmanın bağışlama sözleşmesi sayılabilmesi için "sağlararası sonuç doğurmak üzere" yapılması elzemdir [2, 4]. Şayet kazandırma eylemi, işlemi yapan kişinin ölümüne bağlı olarak sonuç doğuracak şekilde tasarlanmışsa, bu işlem bir bağışlama sözleşmesi değil, bir ölüme bağlı tasarruf (vasiyetname veya miras sözleşmesi) niteliği taşır [4, 6]. Nitekim TBK m. 290/2 hükmü uyarınca, yerine getirilmesi bağışlayanın ölümüne bağlı olan bağışlamalarda (donatio mortis causa) vasiyete ilişkin hükümler (TMK m. 511 vd.) uygulanır [6-8]. Sağlararası işlem kriteri, işlemi yapan kişinin sağlığında malvarlığından fiilen bir değer çıkışının gerçekleşmesini ve işlemin bağlayıcılığının kişinin hayatta olduğu döneme tealluk etmesini ifade eder [4].
2.2. Malvarlığından Kazandırmada Bulunma
Bağışlamanın maddi unsuru, bağışlayanın kendi malvarlığından (aktifinden) bağışlanan lehine bir değer aktarmasıdır. Bağışlayanın malvarlığı fakirleşirken, bağışlananın malvarlığının o oranda zenginleşmesi zorunludur [5]. Bu kazandırma eylemi, bir ayni hakkın devri (mülkiyetin nakli), bir alacağın temliki, bağışlananın bir borçtan ibra edilmesi (TBK m. 132) veya ona faizsiz bir tüketim ödüncü verilmesi yoluyla gerçekleşebilir [9, 10]. Önemli olan husus, bağışlayanın "kendi" malvarlığından tasarrufta bulunmasıdır [9]. Başkasının malvarlığı üzerinde yapılan kazandırmalar bağışlama sözleşmesinin konusunu oluşturamaz [9].
2.3. Karşılıksızlık (İvazsızlık) ve Bağışlama İradesi (Animus Donandi)
Bağışlama sözleşmesinin hukuki karakteristiğini belirleyen en kritik unsur "karşılıksızlık" (ivazsızlık) ve buna eşlik eden "bağışlama iradesi"dir (animus donandi) [3, 9]. Bağışlayan, yaptığı kazandırma karşılığında bağışlanandan herhangi bir ekonomik değer taşıyan karşı edim (mübadele) talep etmemelidir [3, 11]. Şayet bağışlanan tarafından bir bedel ödenmesi ya da karşı edim sunulması söz konusuysa, tarafların gerçek iradelerine göre ortada bir satış, trampa veya karma bağışlama (negotium mixtum cum donatione) bulunduğu kabul edilir [11, 12]. Doktrinde ifade edildiği üzere (kaynaklar dışı ek bilgi olarak: Fikret Eren ve Kemal Oğuzman gibi yazarların da altını çizdiği gibi), her karşılıksız kazandırma bağışlama değildir; bağışlama için "bağışlama iradesi"nin (bağışlama kastı) duraksamaya yer vermeyecek şekilde açık ya da örtülü olarak ortaya konulmuş olması şarttır [9].
2.4. Sözleşme Niteliği
TBK m. 285, bağışlamayı tek taraflı bir hukuki işlem olarak değil, bir "sözleşme" olarak tanımlamaktadır [3, 4]. Bu durum, bağışlayanın icabının, bağışlanan tarafından mutlaka kabul edilmesi gerektiği anlamına gelir. Hiç kimse, kendi rızası dışında bir malvarlığı değerini kazanmaya (zenginleşmeye) zorlanamaz [4]. Bağışlamanın sözleşme niteliği, onun ancak karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıyla kurulabileceğini teyit eder (TBK m. 1). Bu sebeple ifası vadedilen şey ne olursa olsun bağışlama sözü verme tek taraflı bir işlem olmayıp bir sözleşmedir [13].
2.5. Bağışlama Sayılmayan Haller (TBK m. 285/2 ve 3)
Kanun koyucu, malvarlığında pasif bir artışı önleyen veya etik saiklerle yapılan bazı işlemleri bağışlama sözleşmesi kapsamından kesin olarak dışlamıştır:
3. Sistematik İlişkiler
4. Uygulama: Yargıtay İçtihadı
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (YHGK), 4.7.2019 tarihli ve 2017/11-25 E., 2019/874 K. sayılı kararında bağışlama sözleşmesini TBK m. 285 doktrinine mutlak bir uyumla şu şekilde tanımlamıştır: "Bağışlama sözleşmesi, hayatta olan kimseler arasında bir tasarruftur ki, onunla bir kimse, mukabilinde bir ivaz taahhüt edilmeksizin malının tamamını veya bir kısmını diğer bir kimseye temlik eder." [3, 5]. Bu karar, sözleşmenin ivazsızlık (karşılıksızlık) unsurunun ve sağlararası etki doğurma unsurunun Yargıtay pratiğindeki en net yansımalarından biridir.
Yargıtay'ın özellikle aile içi kazandırmalarda "bağışlama iradesi" (animus donandi) unsurunu ne derece titizlikle aradığına dair kritik bir başka kararı ise Yargıtay 18. Hukuk Dairesi'nin 2.3.2017 tarihli, 2016/10165 E., 2017/2753 K. sayılı kararıdır. Bu kararda: "Eşler arasında evlilik birliğinden doğan dayanışmayla ve karşılıklı güvene dayanarak, örf ve adede uygun olarak, eşlerin birlikte yatırım yapmaları bağış olarak değerlendirilemez. Eşler arasında dayanışma, güven ve sadakat esastır. Gelecekte aile üyelerinin yararlanacakları beklentisiyle birlikte malvarlığı edinme çabaları... bağış olarak değerlendirilemez. Devredene ağır yükümlülük getiren kazandırmanın bağış olarak değerlendirilmesi için, bağış amacını taşıyan davranış ve iradesinin duraksamaya yer vermeyecek şekilde olması gerekir." şeklinde hüküm kurulmuştur [9, 11]. Bu karardan anlaşıldığı üzere, ivazsız her malvarlığı geçişi doğrudan TBK m. 285 anlamında bağışlama olarak nitelendirilemez; hukuki değerlendirmede irade ve saik belirleyicidir.
5. Pratik Örnek Olaylar
Olay 1 (Kurmaca Senaryo): Türkiye'de faaliyet gösteren büyük bir holdingin yönetim kurulu başkanı olan (A), uzun yıllar maddi sıkıntı çeken ve yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi veren uzak akrabası (B)'nin yüklü miktardaki hastane masraflarını ödemiş ve onun bir yıllık barınma giderlerini karşılamıştır. Yıllar sonra (B), (A)'ya karşı son derece onur kırıcı ve nankörce eylemlerde bulunmuştur. (A), TBK m. 295 (Bağışlamanın Geri Alınması) hükümlerine dayanarak, (B)'ye aktardığı meblağı geri talep etmiştir. Hukuki Analiz: TBK m. 285/3 hükmü çok açık bir biçimde "Ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi de bağışlama sayılmaz" demektedir [2]. Olaydaki malvarlığı geçişi, bir bağışlama iradesiyle (animus donandi) değil, ailevi/toplumsal normların getirdiği ahlaki bir ödev bilinciyle ifa edilmiştir. İşlemin hukuki niteliği bağışlama sözleşmesi olarak kabul edilemeyeceği için, (A)'nın TBK m. 295 kapsamında nankörlük sebebine dayanarak bağışlamadan rücu etmesi ve iade talep etmesi hukuken mümkün görünmemektedir.
Olay 2 (Kurmaca Senaryo): Mirasbırakan (M)'nin vefatı üzerine kızı (K) ve oğlu (E) yasal mirasçı olarak kalmıştır. (K), kardeşi (E)'nin ticari hayatta iflas etmek üzere olduğunu bilerek, sırf ona daha fazla pay kalması ve iflasını engellemesi amacıyla, kanuni süresi içinde mirası kayıtsız şartsız reddetmiştir (TMK m. 605). Bir süre sonra (E), ablası (K)'ye ait taşınmaza haksız yere zarar vermiş ve aralarında husumet doğmuştur. (K), mirası reddetmesinin aslında (E)'ye yapılmış bir bağışlama olduğunu ileri sürerek bağışlamadan rücu davası açmıştır. Hukuki Analiz: TBK m. 285/2 hükmü, "Henüz edinilmemiş olan bir haktan feragat etmek veya bir mirası reddetmek, bağışlama değildir" şeklindedir [2]. Mirasın reddi, mirasçılık sıfatının geçmişe etkili olarak hiç kazanılmamış olması sonucunu doğurur [14]. (K)'nin malvarlığından (E)'nin malvarlığına doğrudan bir değer aktarımı yoktur; (K) malvarlığına girebilecek bir artışı engellemiştir. Ortada TBK m. 285 anlamında teknik bir bağışlama sözleşmesi bulunmadığından, bağışlamadan rücu hükümleri de işletilemez. (K)'nin davası, hukuki dayanaktan yoksundur.
6. Pratik Uygulama Notları
7. Eleştirel Değerlendirme
Türk Borçlar Kanunu'nun bağışlama sözleşmesini düzenleyen 285. maddesi ve devamındaki sistematiği, genel hatlarıyla İsviçre Borçlar Kanunu (OR m. 239) ile paralel ve uyumlu bir yapı sergilemektedir. Doktrindeki (özellikle Fikret Eren, Turgut Öz, Halûk Nomer, Kemal Oğuzman gibi akademisyenlerin eserlerindeki - kaynaklar dışı genel doktriner atıflar bağlamında) tartışmalar dikkate alındığında, kanunun "sözleşme" vurgusu son derece isabetlidir. Bağışlamanın tek taraflı bir hukuki işlem değil, bağışlananın icazetine/kabulüne muhtaç bir "tek tarafa borç yükleyen sözleşme" olması, kimsenin rızası hilafına zenginleştirilemeyeceği yönündeki temel irade özerkliği ilkesinin yansımasıdır.
Bununla birlikte, TBK m. 285/3 hükmünde yer alan "ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi bağışlama sayılmaz" kesin kuralı, uygulamada zaman zaman sınır tespitini zorlaştırmaktadır [2]. Bir amcaya veya kardeşe yapılan periyodik yardımların hangi noktaya kadar "ahlaki ödev", hangi noktadan sonra "bağışlama (ivazsız kazandırma)" sayılacağı objektif hukuki kriterlerden ziyade, hâkimin TMK m. 4 uyarınca yapacağı takdirine terk edilmektedir. Doktrin, ahlaki ödev sınırının çok geniş yorumlanmasının, bağışlamadan rücu (geri alma) ve tenkis gibi koruyucu mekanizmaları işlevsiz bırakabileceği yönünde haklı eleştiriler getirmektedir. Zira malvarlığı devredenin mali durumunun çökmesi (TBK m. 296/2) gibi rücu imkânları, sırf eylem "ahlaki ödev" olarak nitelendirildiğinde uygulanamaz hale gelmektedir. Bu alanın, Yargıtay içtihatlarıyla daha somut ve öngörülebilir parametrelere kavuşturulması Türk borçlar hukukunun gelişimi açısından elzemdir.
Metodolojik Not
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.