1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 3. maddesi, Kanun'un ilk halinde "Ölüm veya
vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan zararların tazmini davalarında görev"
başlığını taşımaktaydı. Bu hüküm, idarenin sorumluluğu söz konusu olsa dahi,
ölüm veya bedensel zararlara dayalı tazminat davalarının asliye hukuk
mahkemelerinde görülmesini öngören istisnai bir düzenlemeydi. Ancak bu madde,
Anayasa Mahkemesi'nin 16.02.2012 tarihli (E. 2011/35, K. 2012/23) kararı ile
idari yargının anayasal yetki alanına müdahale oluşturduğu gerekçesiyle iptal
edilmiş ve hukuk dünyamızdan kalkmıştır. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, Medeni Usul
Hukuku çalışmasında, bu iptal kararının adli ve idari yargı ayrımının anayasal
temellerine ve kuvvetler ayrılığı prensibine dayandığını belirtmektedir [1].
Günümüzde bu madde "mülga" (iptal) durumunda olup, madde numarası kanun
sistematiğinde boşluk olarak durmaktadır.
2. Maddedeki Kavramların Analizi
- İptal Kararı: Anayasa Mahkemesi'nin, kanun koyucunun HMK m. 3 ile
getirdiği kuralın anayasaya (özellikle İdare Mahkemelerinin görev alanına
ilişkin hükümlere) aykırı olduğunu tespit ederek normu yürürlükten kaldırmasını
ifade eder.
- Ölüm veya Vücut Bütünlüğünün Yitirilmesi (İptal Edilen Metin
Bağlamında): Kişinin yaşam hakkının sona ermesi veya bedensel/psikolojik
bütünlüğünün zedelenmesi sonucunda ortaya çıkan maddi (destekten yoksun kalma,
tedavi giderleri vb.) ve manevi zararları kapsar.
- Yargı Yolu: Bir davanın adli, idari veya anayasa yargısı gibi yargı
kollarından hangisinde görüleceğini belirleyen temel ayrımı ifade eder.
3. Sistematik İlişkiler
HMK m. 3'ün iptali ile birlikte, bu konudaki "yargı yolu" ve "görev" ayrımı
tekrar klasik kurallara dönmüştür. Haksız fiilden kaynaklanan ölüm ve cismani
zararlarda HMK m. 2 uyarınca genel görevli mahkeme olan asliye hukuk mahkemesi
görevliyken; zararın idarenin bir eylem veya işleminden (hizmet kusurundan)
kaynaklanması halinde İdari Yargılama Usulü Kanunu uyarınca idari yargı (idare
mahkemeleri) görevlidir. Kuru, Medeni Usul Hukuku eserinde, yargı yolu
(caizliği) konusunun bir mahkemenin görevli olup olmadığından dahi önce
incelenmesi gereken mutlak ve öncelikli bir dava şartı (HMK m. 114/1-b)
olduğuna değinmektedir [1].
4. Uygulama: Yargı İçtihadı
Bu maddeye ilişkin son dönemde emsal karar tespit edilemedi.
5. Pratik Örnek Olaylar
(kurmaca senaryo) B, karayollarında seyir halindeyken Karayolları Genel
Müdürlüğü'nün bakım ve onarım çalışması yaptığı ancak hiçbir uyarı levhası
koymadığı bir yolda kaza geçirmiş ve ağır yaralanmıştır. B, tedavi masrafları
ve kalıcı sakatlığı nedeniyle tazminat davası açmak istemektedir. Eğer HMK m. 3
iptal edilmemiş olsaydı, B bu davayı Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açabilecekti.
Ancak maddenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması sebebiyle,
ortada idarenin bir hizmet kusuru (yolun güvenliğini sağlamama) bulunduğundan,
davanın tam yargı davası olarak İdare Mahkemesi'nde açılması zorunludur. Eğer
avukatı davayı Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açarsa, mahkeme HMK m. 114 ve 115
gereğince "yargı yolu caizliği" dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine
karar verecektir.
6. Pratik Uygulama Notları
Bir avukat olarak tazminat davası açmadan önce "zararı verenin hukuki statüsü"
titizlikle incelenmelidir. İdarenin kamu gücü kullanarak yürüttüğü bir hizmet
neticesinde ortaya çıkan bedensel zarar veya ölüm söz konusuysa, kesinlikle
adli yargıda (Asliye Hukuk Mahkemesi) dava açılmamalıdır. Budak/Karaaslan,
Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi eserinde, yargı yolu hatası yapılarak davanın
adli yargıda açılması ve sonrasında usulden ret kararı alınmasının, idari
yargıda uygulanacak sıkı hak düşürücü dava açma sürelerinin kaçırılması riskini
doğurabileceğine dikkat çekmektedir [1]. Bu sebeple iptal edilen m. 3'ün
kanunun eski basımlarında yer alan metnine aldanılmamalıdır.
7. Eleştirel Değerlendirme
Kanun koyucunun HMK m. 3'ü ihdas ederken asıl amacı; trafik kazaları, tıbbi
müdahale hataları gibi hem kamu görevlilerini hem de özel kişileri
kapsayabilen, ölüm ve bedensel zararlardan kaynaklanan tazminat davalarının tek
bir yargı kolunda (adli yargıda) toplanarak ihtisaslaşmanın ve yeknesaklığın
sağlanmasıydı. Ejder Yılmaz, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi eserinde usul
ekonomisi, mağdurun pratik korunması ve hızlı adalete erişimi açısından kanun
koyucunun bu niyetinin işlevsel faydaları olabileceğini değerlendirmektedir
[1]. Ne var ki, Türk anayasal sistemindeki katı "idari yargı - adli yargı"
ayrımı dogmatiği karşısında bu madde yaşayamamıştır. Anayasa Mahkemesi'nin
iptal kararı hukuki sistematiğimiz açısından son derece haklıdır; zira kamu
gücü kullanımından doğan zararların sivil yargı kurallarına tabi tutulması
idare hukukunun temelleriyle çelişmekteydi. Buna karşın, iptal sonucunda bugün
uygulamada çok sık karşılaştığımız bir handikap doğmuştur: Aynı trafik
kazasında veya tıbbi müdahalede hem idarenin hem de özel bir kişinin (örneğin
özel hastane ile devletin veya Karayolları ile özel araç sürücüsünün) birlikte
kusurlu olması durumunda davanın mecburen bölünmesi gerekmektedir (idareye
karşı idari yargıda, şahsa karşı adli yargıda). Bu da aynı zarar için farklı
yargı kollarında çelişkili kusur oranları veya tazminat miktarları çıkmasına,
dolayısıyla adalete olan güvenin sarsılmasına ve yargılamaların uzamasına neden
olmaktadır.
Conversation: 14fd14ca-7253-4111-8964-96d48f2d3b60 (turn 1)
1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 3. maddesi, Kanun'un ilk halinde "Ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan zararların tazmini davalarında görev" başlığını taşımaktaydı. Bu hüküm, idarenin sorumluluğu söz konusu olsa dahi, ölüm veya bedensel zararlara dayalı tazminat davalarının asliye hukuk mahkemelerinde görülmesini öngören istisnai bir düzenlemeydi. Ancak bu madde, Anayasa Mahkemesi'nin 16.02.2012 tarihli (E. 2011/35, K. 2012/23) kararı ile idari yargının anayasal yetki alanına müdahale oluşturduğu gerekçesiyle iptal edilmiş ve hukuk dünyamızdan kalkmıştır. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, Medeni Usul Hukuku çalışmasında, bu iptal kararının adli ve idari yargı ayrımının anayasal temellerine ve kuvvetler ayrılığı prensibine dayandığını belirtmektedir [1]. Günümüzde bu madde "mülga" (iptal) durumunda olup, madde numarası kanun sistematiğinde boşluk olarak durmaktadır.
2. Maddedeki Kavramların Analizi
3. Sistematik İlişkiler
HMK m. 3'ün iptali ile birlikte, bu konudaki "yargı yolu" ve "görev" ayrımı tekrar klasik kurallara dönmüştür. Haksız fiilden kaynaklanan ölüm ve cismani zararlarda HMK m. 2 uyarınca genel görevli mahkeme olan asliye hukuk mahkemesi görevliyken; zararın idarenin bir eylem veya işleminden (hizmet kusurundan) kaynaklanması halinde İdari Yargılama Usulü Kanunu uyarınca idari yargı (idare mahkemeleri) görevlidir. Kuru, Medeni Usul Hukuku eserinde, yargı yolu (caizliği) konusunun bir mahkemenin görevli olup olmadığından dahi önce incelenmesi gereken mutlak ve öncelikli bir dava şartı (HMK m. 114/1-b) olduğuna değinmektedir [1].
4. Uygulama: Yargı İçtihadı
Bu maddeye ilişkin son dönemde emsal karar tespit edilemedi.
5. Pratik Örnek Olaylar
(kurmaca senaryo) B, karayollarında seyir halindeyken Karayolları Genel Müdürlüğü'nün bakım ve onarım çalışması yaptığı ancak hiçbir uyarı levhası koymadığı bir yolda kaza geçirmiş ve ağır yaralanmıştır. B, tedavi masrafları ve kalıcı sakatlığı nedeniyle tazminat davası açmak istemektedir. Eğer HMK m. 3 iptal edilmemiş olsaydı, B bu davayı Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açabilecekti. Ancak maddenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması sebebiyle, ortada idarenin bir hizmet kusuru (yolun güvenliğini sağlamama) bulunduğundan, davanın tam yargı davası olarak İdare Mahkemesi'nde açılması zorunludur. Eğer avukatı davayı Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açarsa, mahkeme HMK m. 114 ve 115 gereğince "yargı yolu caizliği" dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verecektir.
6. Pratik Uygulama Notları
Bir avukat olarak tazminat davası açmadan önce "zararı verenin hukuki statüsü" titizlikle incelenmelidir. İdarenin kamu gücü kullanarak yürüttüğü bir hizmet neticesinde ortaya çıkan bedensel zarar veya ölüm söz konusuysa, kesinlikle adli yargıda (Asliye Hukuk Mahkemesi) dava açılmamalıdır. Budak/Karaaslan, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi eserinde, yargı yolu hatası yapılarak davanın adli yargıda açılması ve sonrasında usulden ret kararı alınmasının, idari yargıda uygulanacak sıkı hak düşürücü dava açma sürelerinin kaçırılması riskini doğurabileceğine dikkat çekmektedir [1]. Bu sebeple iptal edilen m. 3'ün kanunun eski basımlarında yer alan metnine aldanılmamalıdır.
7. Eleştirel Değerlendirme
Kanun koyucunun HMK m. 3'ü ihdas ederken asıl amacı; trafik kazaları, tıbbi müdahale hataları gibi hem kamu görevlilerini hem de özel kişileri kapsayabilen, ölüm ve bedensel zararlardan kaynaklanan tazminat davalarının tek bir yargı kolunda (adli yargıda) toplanarak ihtisaslaşmanın ve yeknesaklığın sağlanmasıydı. Ejder Yılmaz, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi eserinde usul ekonomisi, mağdurun pratik korunması ve hızlı adalete erişimi açısından kanun koyucunun bu niyetinin işlevsel faydaları olabileceğini değerlendirmektedir [1]. Ne var ki, Türk anayasal sistemindeki katı "idari yargı - adli yargı" ayrımı dogmatiği karşısında bu madde yaşayamamıştır. Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı hukuki sistematiğimiz açısından son derece haklıdır; zira kamu gücü kullanımından doğan zararların sivil yargı kurallarına tabi tutulması idare hukukunun temelleriyle çelişmekteydi. Buna karşın, iptal sonucunda bugün uygulamada çok sık karşılaştığımız bir handikap doğmuştur: Aynı trafik kazasında veya tıbbi müdahalede hem idarenin hem de özel bir kişinin (örneğin özel hastane ile devletin veya Karayolları ile özel araç sürücüsünün) birlikte kusurlu olması durumunda davanın mecburen bölünmesi gerekmektedir (idareye karşı idari yargıda, şahsa karşı adli yargıda). Bu da aynı zarar için farklı yargı kollarında çelişkili kusur oranları veya tazminat miktarları çıkmasına, dolayısıyla adalete olan güvenin sarsılmasına ve yargılamaların uzamasına neden olmaktadır.
Conversation: 14fd14ca-7253-4111-8964-96d48f2d3b60 (turn 1)