IV. Taraflar arasındaki ilişki
Madde 519 - Kredi emri veren ile kredi emrinden yararlanan arasındaki ilişkiye, kefil ile asıl borçlu arasındaki ilişkiyi düzenleyen hükümler uygulanır.
ÜÇÜNCÜ AYIRIM Simsarlık Sözleşmesi
IV. Taraflar arasındaki ilişki
Madde 519 - Kredi emri veren ile kredi emrinden yararlanan arasındaki ilişkiye, kefil ile asıl borçlu arasındaki ilişkiyi düzenleyen hükümler uygulanır.
ÜÇÜNCÜ AYIRIM Simsarlık Sözleşmesi
Akademik Değerlendirme
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 519. maddesi, Özel Borç İlişkileri kısmının "Vekâlet İlişkileri" başlığını taşıyan Dokuzuncu Bölümü altında, "Kredi Mektubu ve Kredi Emri"ne ilişkin İkinci Ayırım'da yer almaktadır [1, 2]. İlgili hüküm, bir kredi emri ilişkisinde emri veren ile bu emirden yararlanan (kredi lehtarı) arasındaki iç ilişkinin hukuki rejimini belirlemekte ve bu rejimi açıkça "kefil ile asıl borçlu arasındaki ilişkiyi düzenleyen hükümlere" tabi tutmaktadır [3].
Doktrinde Kemal Oğuzman, Turgut Öz, Fikret Eren ve Halûk Tandoğan gibi yazarların eserlerinde de vurgulandığı üzere; kredi emri, niteliği itibarıyla vekâlet temelli bir işgörme sözleşmesidir [1, 4]. Ancak kredi emri veren, kendi nam ve hesabına üçüncü bir kişiye kredi açılması veya kredinin yenilenmesi talimatını verdiğinde, kredi emri verilene karşı "kefil gibi" sorumlu olmaktadır (TBK m. 516) [5]. Kanun koyucu, dış ilişkideki (kredi emri veren ile kredi emri verilen arasındaki) bu kefalet benzeri sorumluluğun doğal bir uzantısı olarak, iç ilişkide de (kredi emri veren ile kredi emrinden yararlanan arasındaki ilişkide) kefalet hukukunun kurallarının uygulanmasını öngörmüştür [3]. Bu düzenleme, İsviçre Borçlar Kanunu (OR) sistematiği ile tam bir uyum içindedir ve kredi emri verenin rücu ile güvence isteme haklarını güvence altına almayı amaçlamaktadır.
Kredi emri sözleşmesi, üçlü bir hukuki ilişki ağı yaratır. Bir yanda kredi emri veren (talimatı veren ve güvence sağlayan kişi), diğer yanda kredi emri verilen (krediyi kullandıran kişi/kurum) ve son olarak kredi emrinden yararlanan (kredi lehtarı, asıl borçlu) bulunmaktadır. Kredi emri veren, TBK m. 516 uyarınca asıl borçlunun borcundan dolayı kefil sıfatıyla sorumluluk altına girer [5]. Kredi emrinden yararlanan ise, doğrudan doğruya kredi emri verilenin (örneğin bir bankanın) asıl borçlusu konumundadır. TBK m. 519, tam bu noktada devreye girerek, asıl borçlu konumundaki lehtar ile ona kefil gibi güvence sağlayan amir arasındaki iç ilişkinin hukuki çerçevesini tayin eder [3].
TBK m. 519'un yollama yaptığı kefalet hükümleri, özellikle TBK m. 595 ve TBK m. 596'da vücut bulmaktadır. Kredi emri veren, tıpkı bir kefil gibi, asıl borçlu konumundaki lehtardan belirli şartlar altında kendisine güvence verilmesini veya borçtan kurtarılmasını talep etme hakkına (TBK m. 595) sahiptir [6]. Daha da önemlisi, kredi emri veren, kredi emri verilene (alacaklıya) ifada bulunduğu ölçüde alacaklının haklarına halef olur (halefiyet ilkesi) ve kredi emrinden yararlanana karşı rücu hakkını elde eder (TBK m. 596) [7]. Bu halefiyet, alacaklı tatmin edildiği an kanun gereği (ipso iure) gerçekleşir.
Bu maddenin Türk Borçlar Kanunu'nun diğer hükümleri ile olan sistematik bağlantıları şöyledir:
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili dairelerinin yerleşik içtihatlarında, kredi emri veren kişinin, alacaklıya ödeme yaptıktan sonra asıl borçluya (kredi lehtarına) müracaatında doğrudan doğruya halefiyet ilkesinin (TBK m. 596 ve 818 sayılı BK m. 511) uygulanacağı kabul edilmektedir. Yargıtay uygulamasına göre:
Olay 1 (Halefiyet ve Rücu Hakkı): A (kredi emri veren), B Bankası'na (kredi emri verilen) yazılı bir talimat göndererek aralarında ticari ilişki bulunan C'ye (kredi emrinden yararlanan) 500.000 TL kredi açılmasını emretmiş ve bu emri B Bankası kabul etmiştir. C, vadesi geldiğinde krediyi ödememiş ve B Bankası, kefil sıfatıyla sorumlu olan A'ya başvurarak 500.000 TL'yi tahsil etmiştir. Hukuki analiz: TBK m. 519 uyarınca A ile C arasındaki ilişki kefil-asıl borçlu ilişkisidir [3]. A, B Bankası'na yaptığı 500.000 TL'lik ifa oranında alacaklının (B Bankası'nın) haklarına halef olmuş durumdadır (TBK m. 596). A, herhangi bir temlik işlemine gerek kalmaksızın, doğrudan C'ye karşı rücu davası açabilir veya ilamsız icra takibi başlatabilir.
Olay 2 (Güvence İsteme Hakkı): A (kredi emri veren), B'ye (kredi emri verilen) verdiği talimatla C'ye (kredi emrinden yararlanan) hammadde alımı için kredi kullandırtmıştır. Ancak C'nin işleri bozulmuş, hakkında hacizler başlamış ve borcunu ödeme güçlüğüne düşmüştür. Kredinin vadesine henüz 2 ay vardır. Hukuki analiz: A, TBK m. 519'un yollamasıyla TBK m. 595/3 hükmünü işleterek [3, 6]; "asıl borçlunun mali durumunun kötüleşmesi" sebebiyle, borcun muaccel olmasını beklemeden C'den kendisine güvence verilmesini veya borçtan kurtarılmasını talep edebilir.
Doktrinde kredi emri sözleşmesinin, vekâlet sözleşmesi ile kefalet sözleşmesi arasında melez (karma) bir nitelik taşıdığı yönünde tartışmalar mevcuttur. TBK m. 519'un getirdiği açık yollama, yasal boşlukları doldurmak bakımından büyük bir hukuki belirlilik sağlamaktadır [3]. Ancak, vekâlet ilişkisi kurallarının (örneğin vekilin/amirin hesap sorma hakkı) kefalet kurallarıyla (rücu hakkı) nasıl senkronize edileceği, özellikle asıl borçlunun temerrüde düşmeden önceki bilgi alma yükümlülükleri açısından uygulamada kimi tereddütler yaratabilmektedir. Kanun koyucunun, "kredi emrinden yararlanan" kişiyi doğrudan vekâlet sözleşmesinin tarafı olarak görmeyip, sadece kefalet ilişkisinin asıl borçlusu statüsünde değerlendirmesi, vekâletsiz işgörme [4, 11] veya üçüncü kişi yararına sözleşme kurumlarıyla sınırların belirlenmesi açısından öğretide derin analizlere konu olmaya devam etmektedir. TBK m. 519, şekli ve maddi borçlar hukuku bakımından son derece işlevsel olsa da, ticari hayatın gerektirdiği pratik ihtiyaçlar ve bankacılık uygulamalarındaki teminat mektuplarıyla karıştırılma riski nedeniyle somut olay bazında dikkatle yorumlanmalıdır.
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.