II. Zamanaşımı
Madde 389 - Ödünç alanın, ödünç konusunun teslimine ve ödünç verenin de bu şeyin teslim alınmasına ilişkin istemleri, diğer tarafın bu konuda temerrüde düşmesinden başlayarak altı ayın geçmesiyle zamanaşımına uğrar.
II. Zamanaşımı
Madde 389 - Ödünç alanın, ödünç konusunun teslimine ve ödünç verenin de bu şeyin teslim alınmasına ilişkin istemleri, diğer tarafın bu konuda temerrüde düşmesinden başlayarak altı ayın geçmesiyle zamanaşımına uğrar.
Akademik Değerlendirme
Türk Borçlar Kanunu (TBK) madde 389 hükmü, Kanun'un "Özel Borç İlişkileri" kısmında, "Tüketim Ödüncü" (karz) sözleşmelerini düzenleyen İkinci Ayırım içerisinde yer almaktadır [1], [2]. Madde metni, ödünç sözleşmesinin kurulmasından sonra tarafların karşılıklı ifa yükümlülüklerinin (teslim etme ve teslim alma) tabi olduğu özel ve kısa süreli zamanaşımını düzenlemektedir [2], [3].
Roma hukukunda "mutuum" (tüketim ödüncü), bir miktar paranın veya misli eşyanın mülkiyetinin karşı tarafa devredilmesiyle, yani eşyanın bizzat teslimi (datio) ile kurulan "reel (ayni) bir sözleşme" niteliğindeydi [4], [5], [6]. Bir diğer ifadeyle, malın teslimi sözleşmenin kurulma şartıydı ve sadece ödünç verileceğine dair anlaşma (pactum de mutuo dando) tek başına dava edilebilir bir borç doğurmuyordu [7]. Ancak modern İsviçre-Türk Borçlar Hukuku sisteminde tüketim ödüncü sözleşmesi, reel bir sözleşme olmaktan çıkarılmış ve "rızai bir sözleşme" olarak kabul edilmiştir [6]. Rızai sözleşme niteliğinin en temel sonucu, sözleşmenin kurulması için ödünç konusunun (para veya misli eşya) ödünç alana teslim edilmesinin şart olmamasıdır; teslim, sözleşmenin kurulma şartı değil, sadece borcun ifası aşamasına ilişkin bir unsurdur [8].
Sözleşmenin salt rıza ile (tarafların anlaşmasıyla) kurulmasının doğal bir hukuki sonucu olarak, henüz eşya veya para teslim edilmeden tarafların birbirinden ifayı talep etme hakkı doğmaktadır. İşte TBK m. 389, "ödünç konusunun teslimi" ile "teslim alınması" istemlerinin, taraflardan birinin temerrüde düşmesinden itibaren altı aylık kısa bir zamanaşımına tabi olduğunu hüküm altına alarak, kredi ve finansman ilişkilerindeki belirsizliğin uzun süre devam etmesini engellemeyi amaçlamaktadır [2], [3].
Tüketim ödüncü sözleşmesinde ödünç verenin asli borcu, bir miktar parayı ya da tüketilebilen (misli) bir şeyi ödünç alana devretmektir [9], [8]. Bu devir yükümlülüğü yerine getirilmediğinde ödünç alan taraf, ifa davası açarak ödünç konusunun kendisine teslimini talep edebilir. TBK m. 389 uyarınca ödünç alanın (borçlunun) krediye veya eşyaya kavuşma yönündeki bu hakkı, alacaklının (ödünç verenin) temerrüde düşmesinden itibaren 6 aylık süreyle sınırlandırılmıştır [2], [3].
Kanun koyucu, sadece ödünç alanın teslim istemini değil, ödünç verenin "eşyanın veya paranın teslim alınmasını" talep hakkını da düzenlemiştir [2]. Özellikle ticari ödünç sözleşmelerinde taraflarca faiz kararlaştırılmamış olsa bile faiz istenebileceği (TBK m. 387) dikkate alındığında [10], ödünç verenin sözleşmeyi kurduktan sonra parayı teslim ederek faiz geliri elde etme yönünde üstün bir menfaati bulunmaktadır [11], [12]. Ödünç alan, sözleşme kurulmasına rağmen parayı veya eşyayı almaktan kaçınırsa (alacaklı temerrüdü), ödünç veren taraf bu husustaki edimi ifa etme (teslim alma) istemini yine 6 ay içinde ileri sürmelidir [2], [3].
TBK m. 389 metninde açıkça ifade edildiği üzere altı aylık sürenin başlangıcı, sözleşmenin kurulduğu an değil, "diğer tarafın bu konuda temerrüde düşmesinden başlayarak" hesaplanacak andır [3]. Eğer teslim için belirli bir vade kararlaştırılmışsa, vadenin gelmesiyle temerrüt gerçekleşecek ve süre işlemeye başlayacaktır.
[8], [1], 389. maddedeki teslim taleplerinin hukuki kaynağıdır.[13], [14]. TBK m. 389, teslim ve teslim alma talepleri için 6 aylık bir süre öngörerek, m. 146'nın "lex specialis" (özel kanun) niteliğindeki istisnasını teşkil eder.[15], [16], [17]. TBK m. 389 "teslim etme" (sözleşmenin başlangıcı) aşamasıyla ilgiliyken, TBK m. 392 "geri verme" (sözleşmenin tasfiyesi) aşamasıyla ilgilidir. Bu iki sürenin (altı ay ve altı hafta) ve ait oldukları ifa safhalarının birbirine karıştırılmaması elzemdir.[18], [3]. Bu durumda hukuken geçerli bir ifadan kaçınma hakkı bulunduğundan, ödünç verenin m. 389 anlamında bir temerrüdünden söz edilemeyecek ve altı aylık zamanaşımı işlemeyecektir.Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili Hukuk Daireleri, tüketim ödüncü sözleşmelerini katı usul kurallarına ve yasadaki kesin sürelere tabi tutmaktadır. Her ne kadar inceleme konusu kaynak metinlerde doğrudan m. 389'un altı aylık süresine ilişkin spesifik bir Yargıtay kararı örneğine yer verilmese de, Yüksek Mahkemenin tüketim ödüncündeki sürelere ve zamanaşımı müessesesine ilişkin yerleşik yaklaşımı şöyledir:
[19], [20], [21]. Benzer şekilde m. 389'da öngörülen sürenin ihlali de mahkemeler nezdinde, borcun hukuki niteliğini sarsan bir zaman aşımı olgusu olarak katı biçimde tatbik edilir.[22], [23], [24], [25]. Davalı (ödünç veren veya ödünç alan) esasa cevap süresi içinde zamanaşımı def'ini ileri sürmezse, mahkeme altı aylık sürenin geçmiş olduğunu kendiliğinden dikkate alarak davayı reddedemez [23], [25].[26], [27], [28]. Bu nedenle, bu tür inkişaf etmiş ödünç modellerinde dahi ifa taleplerine yönelik TBK m. 389'un tatbik kabiliyeti bulunmaktadır.Olay 1 (Kurmaca Senaryo - Ödünç Verenin Temerrüdü): (A) Anonim Şirketi ile ticari kredi kullanan (B) Limited Şirketi arasında 01.03.2025 tarihinde 5.000.000 TL tutarında ticari tüketim ödüncü sözleşmesi imzalanmıştır. Sözleşmeye göre kredi bedelinin 15.03.2025 tarihinde (B) şirketinin hesabına transfer edilmesi kararlaştırılmıştır. Ancak (A) Şirketi belirtilen vade gününde ödemeyi yapmamış (temerrüde düşmüş) ve taraflar uzun süre sessiz kalmıştır. (B) Şirketi, yaşanan nakit darboğazı sebebiyle 20.12.2025 tarihinde (temerrütten yaklaşık 9 ay sonra) ifa davası açarak kredinin teslimini talep etmiştir. Hukuki Analiz: Teslim tarihi olan 15.03.2025 itibarıyla temerrüt gerçekleşmiştir. TBK m. 389 uyarınca ödünç alanın, ödünç konusunun teslimine ilişkin istemi altı aylık zamanaşımına tabidir. 15.09.2025 tarihinde süre dolmuştur. (A) Anonim Şirketi davada "zamanaşımı def'i" ileri sürerek bu borcu ifa etmekten kaçınabilir.
Olay 2 (Kurmaca Senaryo - Ödünç Alanın Alacaklı Temerrüdü): Tacir (X), ticari faiz geliri elde etmek maksadıyla şahıs (Y)'ye 500.000 TL ödünç vermeyi taahhüt etmiş ve sözleşme akdedilmiştir. Sözleşmeye göre paranın 01.06.2025 tarihinde (Y) tarafından elden nakit olarak teslim alınması gerekmektedir. Ancak (Y) piyasada daha düşük faizli bir alternatif bulduğu için parayı teslim almaya gelmemiştir. (X), 01.02.2026 tarihinde (Y)'ye karşı dava açarak ödünç konusunu teslim almasını ve sözleşme uyarınca taahhüt edilen faizlerin ödenmesini talep etmiştir. Hukuki Analiz: (Y)'nin parayı zamanında teslim almaması bir temerrüt hâlidir. (X)'in ödünç sözleşmesi kapsamında paranın "teslim alınması" yönündeki ifa talebi, TBK m. 389 gereği temerrüt tarihinden (01.06.2025) itibaren altı aylık süreye tabidir. Altı aylık süre Kasım ayı sonunda bitmiştir. Dolayısıyla (Y), zamanaşımı def'i öne sürerek bu sözleşmesel yükümlülükten kurtulabilir.
[2], [3]. Dolayısıyla durması veya kesilmesi, TBK m. 153 vd. genel zamanaşımı hükümlerine tabidir. Ayrıca HMK çerçevesinde yalnızca ilk itirazlar veya cevap dilekçesi aşamasında def'i olarak sunulabilir.Tüketim ödüncü sözleşmesi, modern ekonomide finansman sağlama ihtiyacının en temel hukuki aracıdır. Kanun koyucunun TBK m. 389'da teslim talepleri bakımından on yıllık genel zamanaşımı (TBK m. 146) yerine çok kısa sayılabilecek altı aylık bir zamanaşımı belirlemesinin arkasında ekonomik istikrar ve güvence düşüncesi yatmaktadır. Krediye ihtiyaç duyan bir kişinin bu ihtiyacı son derece ivedidir. Şayet ödünç alan, krediyi almaktan altı ay boyunca vazgeçmiş yahut sessiz kalmışsa, hukuken bu finansmana olan ihtiyacının ortadan kalktığı veya başka yollardan finanse edildiği yönünde haklı bir fiili karine doğar. Aynı şekilde ödünç verenin de sermayesini sonsuza kadar belirli bir kişi için hukuken bloke etmesi modern ekonomi prensipleriyle bağdaşmaz.
(Kaynaklar dışı bir ek bilgi olarak belirtmek gerekir ki; Türk hukuku doktrininde Fikret Eren, Kemal Oğuzman ve Turgut Öz gibi otoriteler tarafından yapılan akademik değerlendirmelerde de bu maddenin varlık sebebi, "kredi niyetinin likit tutulmasının ekonomik sakıncaları" ile izah edilmiştir. Doktrin, sözleşmenin rızai olmasının getirdiği pratik tehlikelerin, İsviçre Borçlar Kanunu (OR m. 314) ve paralelindeki TBK m. 389 ile dengelendiğini; böylelikle kâğıt üzerinde kalmış, fiiliyata geçmemiş sözleşmelerin hızla tasfiye edilmesinin amaçlandığını açıkça vurgular.)
Sonuç itibarıyla TBK m. 389, borçlar hukuku dogmatiği açısından tutarlı, rızai akit tipinin yaratabileceği suistimalleri engelleyen ve sermayenin verimli devrine hizmet eden son derece isabetli bir düzenlemedir.
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.