4. Seçimlik borç
Madde 87 - Seçimlik borçlarda, hukuki ilişkiden ve işin özelliğinden aksi anlaşılmadıkça, edimlerden birinin seçimi borçluya aittir.
4. Seçimlik borç
Madde 87 - Seçimlik borçlarda, hukuki ilişkiden ve işin özelliğinden aksi anlaşılmadıkça, edimlerden birinin seçimi borçluya aittir.
Akademik Değerlendirme
Borçlar hukuku dogmatiğinde, bir borç ilişkisinde birden fazla borçlunun veya birden fazla alacaklının bulunması (Pluralité des sujets) mümkündür. Birden fazla borçlunun bulunduğu durumlarda kural olarak Kısmi Borçluluk (Parçalı Borçluluk) geçerlidir; yani her borçlu, borcun sadece kendi payına düşen kısmından sorumludur. Ancak, alacaklının ifa riskini minimize etmek ve hukuki güvenliği en üst düzeye çıkarmak amacıyla hukuk sistemi, istisnai fakat ticari hayatta en sık başvurulan bir kurum olarak Müteselsil Borçluluk (Solidarschuld) rejimini ihdas etmiştir.
6098 sayılı TBK m. 162 (mülga BK m. 141 / mehaz OR Art. 143) hükmü, müteselsil borçluluğun doğumunu ve hukuki tanımını vazedir. Madde lafzı şu şekildedir: "Birden çok borçludan her biri, alacaklıya karşı borcun tamamından sorumlu olmayı kabul ettiğini bildirirse, müteselsil borçluluk doğar. Böyle bir bildirim yoksa, müteselsil borçluluk ancak kanunda öngörülen hâllerde doğar."
Sistematik açıdan yasa koyucu bu normla, müteselsil borçluluğun doğumu için iki temel kaynak göstermiştir: İrade Beyanı (Sözleşme) ve Kanun Hükmü. Kurumun en belirgin özelliği, alacaklının ifa menfaatinin devasa bir güvence altına alınmasıdır. Müteselsil borçlulukta, borçlulardan her biri borcun "tamamını" ifa etmekle yükümlüdür. Alacaklı, dilerse borçluların tümüne, dilerse bir kısmına, dilerse sadece birine başvurarak borcun tamamının ifasını talep edebilir (TBK m. 163). Borçlulardan birinin borcu ifa etmesi hâlinde, ifa edilen miktar oranında diğer tüm borçlular da alacaklıya karşı borçtan kurtulur. Bu yapı, Roma hukukundaki obligatio in solidum (müteselsil borç) ve correal (ortak köklü) borçluluk kavramlarının modern Kıta Avrupası hukukuna yansımasıdır. Müteselsil borçluluk, alacaklı ile borçlular arasındaki Dış İlişki (Aussenverhältnis) ve borçluların kendi aralarındaki İç İlişki (Innenverhältnis) olmak üzere iki farklı boyutta, kendine özgü katı kurallarla işleyen dogmatik bir mimariye sahiptir.
TBK m. 162 ve devamı hükümlerinin teorik yapısını bütünüyle kavrayabilmek için, kurumun mimarisini oluşturan kavramların Fikret Eren, M. Kemal Oğuzman ve Haluk Nami Nomer'in eserleri ekseninde mikroskobik düzeyde analiz edilmesi zorunludur:
A. Dış İlişki (Aussenverhältnis) ve Alacaklının Seçim Hakkı (TBK m. 163): Dış ilişki, alacaklı ile müteselsil borçlular arasındaki hukuki bağdır. Bu ilişkinin mutlak kuralı, alacaklının **Seçim Hakkı (Wahlrecht)**dır. TBK m. 163 uyarınca alacaklı, borcun tamamını veya bir kısmını borçluların dilediği birinden talep edebilir. Alacaklı, borçlulardan birine dava açtığında diğerlerine başvurma hakkından feragat etmiş sayılmaz. Borcun tamamı ifa edilinceye kadar, bütün borçluların sorumluluğu devam eder. Bu durum, borçlular arasında bir "sıra (tertip)" gözetilmesini engeller; alacaklı doğrudan en zengin (veya tahsili en kolay) borçluya yönelebilir.
B. Fer'ilik ve Bağımsızlık İlkesi (TBK m. 164 - 165): Müteselsil borçlulukta her bir borçlunun borcu asıl borçla aynı amaca yönelse de, yapısal olarak Bağımsızdır. TBK m. 164 uyarınca borçlular, alacaklıya karşı hem "ortak def'ileri ve itirazları" (örneğin borcun ödendiği, sözleşmenin kesin hükümsüz olduğu, zamanaşımı) hem de sadece kendi şahıslarına ait "kişisel def'i ve itirazları" (örneğin kendisinin ehliyetsiz olduğu, kendi iradesinin hata/hile ile sakatlandığı, takas hakkı) ileri sürebilirler. Bağımsızlık ilkesinin bir diğer görünümü TBK m. 165'te yer alır: Bir müteselsil borçlu, alacaklı ile yapacağı ayrı bir sözleşme veya kendi kusuru ile diğer borçluların durumunu Ağırlaştıramaz. Örneğin, borçlulardan birinin temerrüde düşmesi veya ifayı imkânsız kılması, kural olarak diğer borçluları otomatik olarak temerrüde düşürmez veya onların tazminat yükünü doğrudan artırmaz; her borçlunun durumu kendi fiiline göre değerlendirilir.
C. İç İlişki (Innenverhältnis) ve Rücu (Regress) (TBK m. 167): Dış ilişkide alacaklıya borcun tamamını ödeyen müteselsil borçlu, bu fedakârlığının bedelini kendi cebinden karşılamak zorunda değildir. Ödemeyi yapan borçlu, diğer borçlulara karşı İç İlişki kapsamında bir Rücu (Başvuru) Hakkı elde eder. TBK m. 167 uyarınca, aksi kararlaştırılmadıkça veya hukuki ilişkinin niteliğinden (örneğin asıl borçlu-kefil ilişkisi) aksi anlaşılmadıkça, borçlular borçtan birbirlerine karşı Eşit Paylarla sorumludurlar. 300.000 TL ödeyen üç müteselsil borçludan biri, diğerlerinden 100.000'er TL talep edebilir. Şayet borçlulardan biri ödeme güçsüzlüğü (iflas) içindeyse, onun payına düşen açık, rücu eden borçlu dâhil olmak üzere diğer ödeme gücü olan borçlular arasında yine eşit olarak paylaştırılır. Bu kural, riskin adil dağıtımı ilkesinin (Verlusttragung) sonucudur.
D. Halefiyet (Subrogation - TBK m. 168): İç ilişkinin en hayati güvencesidir. TBK m. 168 uyarınca, alacaklıya ifada bulunan müteselsil borçlu, rücu hakkını kullanırken kendi ifa ettiği miktar oranında alacaklının haklarına Halef Olur (Kanuni Halefiyet / Legal Subrogation). Yani alacaklının o borç için elinde bulundurduğu rehinler, ipotekler, kefaletler ve imtiyazlar (örneğin senetler) ifada bulunan borçluya kanun gereği kendiliğinden geçer. Borçlu, diğer müteselsil borçlulara rücu ederken artık sıradan bir alacaklı değil, eski alacaklının o güçlü teminatlarla donatılmış halefi sıfatıyla hareket eder.
E. Tam ve Eksik Teselsül Ayrımının Kaldırılması: Mülga 818 sayılı BK döneminde, borçluların aynı hukuki sebepten (örneğin aynı sözleşmeden) sorumlu olduğu durumlara "tam teselsül", farklı hukuki sebeplerden (birinin haksız fiil, diğerinin sözleşme, ötekinin kanun gereği) sorumlu olduğu durumlara ise "eksik teselsül" denilmekteydi ve rücu kuralları buna göre değişmekteydi. Ancak 6098 sayılı TBK m. 61 ve m. 162 sistemi, bu dogmatik ayrımı Alman Hukuku (BGB) modeline uygun olarak tamamen Kaldırmıştır. Artık sebebin aynı veya farklı olmasına bakılmaksızın tüm birlikte sorumluluk hâlleri, müteselsil borçluluk (solidarity) şemsiyesi altında birleştirilmiş ve iç ilişki TBK m. 167'deki tek bir rücu ve halefiyet rejimine tabi kılınmıştır.
TBK m. 162'de kurulan müteselsil borçluluk altyapısı, Borçlar Kanunu'nun haksız fiil, adi ortaklık, kefalet ve ticaret hukuku mimarisiyle son derece karmaşık ve zorunlu bir bağ içindedir:
A. Haksız Fiillerde Birden Çok Kişinin Sorumluluğu (TBK m. 61): Sistemdeki kaynaklarda da (özellikle-) derinlemesine incelendiği üzere, birden çok kişi birlikte bir zarara sebebiyet verdiklerinde veya aynı zarardan çeşitli sebeplerle (haksız fiil, sözleşme, kusursuz sorumluluk) sorumlu olduklarında, zarar görene karşı Müteselsilen Sorumlu olurlar. Haksız fiillerdeki bu kanuni teselsül (Gesetzliche Solidarität) mağdurun korunması felsefesine dayanır. Mağdur, zararının tamamını faillerin dilediği birinden talep edebilir (Dış İlişki). Ödemeyi yapan failin diğerlerine rücu etmesi ise TBK m. 62 uyarınca hâkimin takdirine ve faillerin kusur ağırlığı ile yarattıkları tehlikenin yoğunluğuna (İç İlişki) göre belirlenir. Bu, TBK m. 167'deki "eşit pay" kuralının haksız fiillerdeki özel ve nispi istisnasıdır.
B. Ticari İşlerde Teselsül Karinesi (TTK m. 7) ile Çatışma ve Kesişim: Borçlar hukuku dogmatiğinin en köklü ayrımlarından biridir. TBK m. 162 uyarınca, adi (medeni) borç ilişkilerinde müteselsil borçluluk asıl değil istisnadır; borçluların "tamamından sorumlu olmayı kabul ettiklerini bildirmeleri" (açık veya zımni irade) gerekir. Aksi takdirde kısmi borçluluk doğar. Ancak Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 7 bu kuralı ticari hayatta tersine çevirmiştir: İki veya daha fazla kişi, içlerinden yalnız biri veya hepsi için Ticari Nitelikte bir iş dolayısıyla birlikte borç altına girerlerse, sözleşmede aksi açıkça kararlaştırılmadıkça Müteselsilen Borçlu sayılırlar. Ticari hayatın hızı ve güven ihtiyacı, medeni hukuktaki "kısmi borçluluk karinesini" ezip geçerek "teselsül karinesini" yaratmıştır.
C. Kefalet Hukuku (TBK m. 586) ve Müteselsil Kefalet: Sistemdeki kefalet kaynaklarında vurgulandığı üzere, kefalet fer'i bir sorumluluktur. Adi kefalette kefil, asıl borçluya başvurulup icra takibi sonuçsuz kalmadan takip edilemez (Tartışma / Peşin Dava Def'i). Ancak uygulamada bankalar standart olarak Müteselsil Kefalet (Solidarbürgschaft) imzalatırlar. TBK m. 586 uyarınca müteselsil kefalette alacaklı, asıl borçluyu takip etmeden veya rehinleri paraya çevirmeden doğrudan müteselsil kefile başvurabilir (ancak bunun için asıl borçlunun ifada gecikmesi ve ihtarın sonuçsuz kalması veya borçlunun açıkça ödeme güçsüzlüğüne düşmesi şarttır). Müteselsil kefil ödeme yaptığında, TBK m. 168 (ve m. 596) uyarınca alacaklının haklarına halef olarak asıl borçluya tam rücu hakkı kazanır.
D. Adi Ortaklıkta Birlikte Sorumluluk (TBK m. 638): Sistemdeki adi ortaklık kaynaklarında da belirtildiği üzere, adi ortaklık sözleşmesinde ortakların üçüncü kişilere karşı olan sorumluluğu TBK m. 638/3 uyarınca emredici bir Kanuni Müteselsil Borçluluktur. Ortaklığı idare eden veya temsil eden ortağın yaptığı işlemlerden doğan borçlardan (örneğin alınan malın bedeli, verilen zarar) tüm ortaklar kendi kişisel malvarlıklarıyla ve müteselsilen sorumlu olurlar. Alacaklı, alacağını ortakların herhangi birinden tahsil edebilir; ödeyen ortak iç ilişkideki katılım payına göre diğerlerine rücu eder.
Müteselsil borçluluğun dış ilişkideki kalkanı ile iç ilişkideki rücu kılıcının sınırlarını test etmek adına şu iki çarpıcı vakayı inceleyelim:
Olay 1 (Sözleşmesel Teselsül, Alacaklının İbrası ve İç İlişki Riski): A, B ve C, (X) Bankasından 900.000 TL tutarında ticari bir kredi çekmiş ve sözleşmeyi "müteselsil asıl borçlu" sıfatıyla imzalamışlardır (Dış İlişki). Borç ödenmez. Banka (X) borçlulardan sadece A'ya karşı icra takibi başlatır ve 900.000 TL'nin tamamını A'dan tahsil eder. Ancak tahsilattan önce Banka (X) borçlulardan C ile özel bir anlaşma yapmış ve "C'yi borcun tamamından ibra ettiğini (kurtardığını)" belgelemiştir. A, 900.000 TL'yi ödedikten sonra iç ilişkide (TBK m. 167) eşit pay kuralı gereği B'den 300.000 TL, C'den de 300.000 TL rücuen talep eder. C ise, "Banka beni ibra etti, sana para ödemem" diyerek itiraz eder. Dogmatik Analiz: Bu vakada dış ilişki ile iç ilişkinin bağımsızlığı (TBK m. 166) sınanmaktadır. Alacaklı Banka'nın (X) sadece C'yi ibra etmesi, kural olarak A ve B'yi borçtan kurtarmaz; sadece C'nin dış ilişkideki sorumluluğunu sona erdirir. Ancak yasa koyucu iç ilişkiyi korumak için TBK m. 166/2'de net bir kural koymuştur: "Alacaklı borçlulardan birini ibra ederse, diğer borçlular ancak o borçlunun iç ilişkideki payı oranında borçtan kurtulurlar." Olayda C ibra edildiği için, bankanın asıl alacağı dış ilişkide 600.000 TL'ye düşmeliydi. Eğer A, buna rağmen (X) bankasına 900.000 TL ödemişse, fazla ödediği bu parayı (C'nin 300.000 TL'lik payını) C'den rücuen İsteyemez. A, fazla ödediği bu miktarı sebepsiz zenginleşme (condictio indebiti) kapsamında Banka (X)'ten geri istemek zorundadır. C'nin iç ilişkideki ibra savunması geçerlidir.
Olay 2 (Haksız Fiilde Müteselsil Sorumluluk, Temerrüt ve Tahsilatta Tekerrür): Bir trafik kazasında, kırmızı ışıkta geçen kamyon şoförü (D) ile aşırı hızlı gelen otomobil sürücüsü (E) çarpışır. Savrulan araçlar kaldırımdaki yaya (F)'ye çarparak 500.000 TL bedensel zarara yol açar. (F) her iki sürücüye karşı da (müteselsil sorumlu oldukları için) dava açar. Mahkeme (D) ve (E)'nin 500.000 TL'den müteselsilen sorumlu olduğuna karar verir. (F) kararı icraya koyar ve paranın 200.000 TL'sini (D)'den, kalan 300.000 TL'sini ise (E)'nin banka hesabından haczederek tahsil eder. (E) ödediği bu tutarın haksız olduğunu belirterek iç ilişkide (D)'ye rücu davası açar. Dogmatik Analiz: Bu olay, haksız fiillerde kanuni teselsülün (TBK m. 61) ve rücu (TBK m. 62) rejiminin klasik bir görünümüdür. (F)'nin dış ilişkide her ikisinden de tahsilat yapması (ancak toplamın 500.000 TL'yi aşmaması - tahsilatta tekerrür olmaması) hukuka uygundur. İç ilişkide ise TBK m. 167'deki "eşit pay" kuralı DEĞİL, haksız fiillerin özel kuralı olan "kusur oranında dağıtım" kuralı işler. Şayet Trafik İhtisas Kurumu raporunda (D)'nin kusuru %80, (E)'nin kusuru %20 olarak belirlenmişse; toplam 500.000 TL zararın nihai faturası (D) için 400.000 TL, (E) için 100.000 TL olmalıdır. Ancak olayda (E) icra yoluyla 300.000 TL ödemiştir (kendi payından 200.000 TL fazla). Halefiyet (TBK m. 168) kuralları gereği (E) fazla ödediği bu 200.000 TL'yi kusur oranı daha ağır olan (D)'den rücu davası yoluyla talep ve tahsil etme hakkına sahiptir.
TBK m. 162 ve m. 167 hükümlerinin mahkeme salonlarında, icra takiplerinde ve sözleşme mimarisinde (Legal Drafting) avukatların dikkat etmesi gereken usuli ve maddi hukuk boyutları şunlardır:
1. Usul Hukukunda İhtiyari Dava Arkadaşlığı (HMK m. 57): Müteselsil borçluluk, usul hukukunda "Mecburi Dava Arkadaşlığı" (tüm borçlulara birlikte dava açılma zorunluluğu) DEĞİL, İhtiyari Dava Arkadaşlığı oluşturur. Alacaklı (davacı) 5 müteselsil borçludan sadece 1'ine dava açabileceği gibi, 3'üne aynı dosyada dava açıp diğer 2'sini dışarıda bırakabilir. Mahkeme, sadece davalı gösterilen borçlular hakkında hüküm kurar; verilen hüküm davada yer almayan diğer müteselsil borçluları kural olarak bağlamaz ve onlara karşı icra edilemez (Hükmün Nispiliği İlkesi). Bu nedenle avukatlar, tahsilat kabiliyetini artırmak için mümkünse tüm müteselsil borçluları aynı davada hasım göstermelidir.
2. İcra Hukukunda "Tahsilatta Tekerrür Olmamak Kaydıyla" Şerhi: Bir alacaklı, müteselsil borçlulara karşı farklı mahkemelerde veya farklı icra dairelerinde (örneğin farklı yetkili yerlerde olmaları sebebiyle) ayrı ayrı takipler başlatabilir. Ancak hukuk düzeni haksız zenginleşmeye izin vermez. Avukatlar, farklı dosyalar açtıklarında mutlaka takip talebine ve icra emrine "Diğer borçlu... hakkındaki X İcra Dairesinin... sayılı dosyasındaki tahsilatta tekerrür olmamak kaydıyla (mükerrer ödeme olmaksızın)" şerhini düşmek zorundadır. Bu şerh, bir dosyadan yapılan tahsilatın anında diğer dosyanın borcundan da düşülmesini sağlayan usuli bir emniyet sübabıdır.
3. Sözleşme Hazırlığında İrade Beyanının Kesinliği: Adi işlerde (ticari olmayan işlemlerde) TBK m. 162 uyarınca kısmi borçluluk karinesi geçerli olduğundan, birden fazla borçlunun yer aldığı sözleşmeler (örneğin üç arkadaşın birlikte ev kiralaması) hazırlanırken, sözleşmenin bir maddesine mutlaka "Borçlular (veya Kiracılar) işbu sözleşmeden doğan tüm edim ve borçlardan, fer'ileriyle birlikte alacaklıya karşı müştereken ve müteselsilen sorumlu olduklarını gayrikabili rücu kabul ve beyan ederler" hükmü yazılmalıdır. Bu ibare yoksa, alacaklı (ev sahibi) borcun tamamını en zengin kiracıdan alamaz; her kiracıdan sadece hissesi (1/3) oranında talepte bulunmak zorunda kalır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili ihtilaflara bakan daireleri (özellikle 3., 11., 15. ve 17. Hukuk Daireleri) TBK m. 162 (mülga BK m. 141) uyarınca "Dış İlişkide Seçim Hakkı", "Ticari İşlerde Teselsül" ve "Rücu Davalarında Zamanaşımı" hususlarında istikrarlı ve alacaklıyı koruyan bir içtihat politikası sergilemektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun klasikleşmiş kararlarında (örneğin haksız fiillerdeki müşterek teselsül hâllerinde) şu dogmatik kural şablonlaşmıştır: "Türk Borçlar Kanunu uyarınca müteselsil sorumlulukta alacaklı, alacağının tamamını borçluların hepsinden isteyebileceği gibi, dilerse bir kısmından veya sadece birinden de isteyebilir (Dış İlişki). Alacaklının açtığı davada borçlulardan birinin iflas etmiş olması veya diğer borçlu hakkında davanın açılmamış yahut feragat edilmiş olması, davalı konumundaki müteselsil borçlunun 'borcun tamamını ödeme' yükümlülüğünü hafifletmez. Davalı borçlu, mahkemede 'benim kusurum %20, geri kalanı diğer borçludan alın' şeklinde bir savunma yapamaz. Bu tür savunmalar ancak ödeme yapıldıktan sonra borçluların kendi aralarında açacakları ayrı bir 'Rücu Davası'nın (İç İlişki) konusunu oluşturabilir. Dış ilişkide kusur oranına bakılmaksızın tüm borçlular tam sorumludur."
Ticari İşlerde Teselsül Karinesi (TTK m. 7) hususunda ise Yargıtay 11. Hukuk Dairesi son derece katı bir uygulama geliştirmiştir: "Türk Ticaret Kanunu m. 7 uyarınca, iki veya daha fazla kişi ticari bir iş dolayısıyla birlikte borç altına girmişse, aralarında müteselsil borçluluk doğduğu karine olarak kabul edilir. Davalıların, sözleşmede 'müteselsilen' kelimesinin geçmediğini, bu nedenle BK genel hükümleri uyarınca sadece kendi payları (kısmi) oranında sorumlu tutulmaları gerektiğini iddia etmeleri hukuken dinlenemez. Ticari işlerde kısmi sorumluluğun uygulanabilmesi için, sözleşmede 'her borçlunun sadece kendi payından sorumlu olacağının' açıkça, hiçbir yoruma mahal bırakmayacak netlikte (aksi kararlaştırılmadıkça kuralı gereği) yazılmış olması şarttır."
Rücu Davasında Zamanaşımının Başlangıcı konusunda Yargıtay (TBK m. 73 ve m. 167 çerçevesinde); rücu hakkının, asıl borcun doğduğu tarihte değil, müteselsil borçlunun alacaklıya fiilen ödeme yaptığı (cebinden paranın çıktığı) ve diğer borçluları kurtardığı tarihte muaccel olacağını ve rücu zamanaşımının ancak bu Ödeme Tarihinden itibaren işlemeye başlayacağını dogmatik olarak içtihatla sabitlemiştir.
Türk Borçlar Kanunu'nun 162. ve devamı maddelerinde vücut bulan Müteselsil Borçluluk rejimi, borçlar hukuku dogmatiğinde Fikret Eren, M. Kemal Oğuzman, Turgut Öz ve Rona Serozan'ın eserleri ekseninde; "Alacaklının Mutlak Hâkimiyeti", "İflas Riskinin İç İlişkideki Yıkıcı Etkisi" ve "Tam/Eksik Teselsül Ayrımının Kaldırılması" bağlamında çok derin kuramsal eleştirilere ve teorik fay hatlarına maruz kalmaktadır.
Birinci ve en büyük dogmatik çatışma, Tam ve Eksik Teselsül Ayrımının 6098 sayılı TBK ile Kaldırılmasının Yarattığı Teorik Boşluklara yöneliktir. Eski BK döneminde İsviçre-Türk doktrini, borçluların aynı sebepten (örneğin aynı sözleşmeden) sorumlu olduğu "tam teselsül" ile farklı sebeplerden (biri kusursuz sorumluluk, diğeri haksız fiil) sorumlu olduğu "eksik teselsül" arasında keskin bir rücu sırası (hiyerarşisi) öngörmekteydi. Eksik teselsülde rücu sırası kural olarak "önce haksız fiil failine, sonra sözleşmeye aykırı davranana, en son kusursuz sorumluya (örneğin araç işletenine)" yönelmekteydi. Fikret Eren ve Turgut Öz'ün hararetle eleştirdiği üzere, 6098 sayılı TBK m. 61 ve m. 62 ile bu ayrım tamamen kaldırılmış ve hâkime "durumun gereğine göre ve hakkaniyete uygun olarak" paylaştırma (rücu) yetkisi verilmiştir. Doktrin, bu yasa değişikliğinin rücu ilişkilerindeki "öngörülebilirliği (hukuki güvenliği)" tamamen ortadan kaldırdığını, yüz yıllık yerleşik İsviçre-Türk içtihat mimarisini yıkarak yerine belirsiz bir "hâkimin takdir yetkisi" bıraktığını haklı olarak savunmaktadır. Hangi borçlunun diğerine ne oranda rücu edeceğinin kanuni bir hiyerarşiye bağlanmaması, sigorta hukuku ve haksız fiil davalarındaki rücu zincirlerini içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklemiştir.
İkinci felsefi eleştiri, Dış İlişkide Alacaklının Sınırsız Seçim Hakkının Yaratabileceği "Dürüstlük Kuralı" İhlallerine ilişkindir. TBK m. 163, alacaklıya borçlulardan dilediğine başvurma hakkını mutlak bir şekilde vermiştir. Rona Serozan ve Nomer'in eserlerinde de vurgulandığı üzere, alacaklı bu hakkı kötüye kullanabilir mi? Örneğin, aynı kazadan sorumlu olan iki kişiden biri alacaklının düşmanı, diğeri ise yakın akrabası ise; alacaklının salt düşmanını ekonomik olarak mahvetmek kastıyla (diğer borçluyu tamamen dışarıda bırakarak) borcun tamamını icra yoluyla düşmanından tahsil etmesi, hakkın kötüye kullanılması yasağına (TMK m. 2) takılır mı? Klasik doktrin ve Yargıtay, müteselsil borçluluğun özünün zaten "alacaklıya bu konforu sağlamak" olduğunu belirterek TMK m. 2'nin burada uygulanamayacağını, zira ödeyenin iç ilişkide rücu imkânı bulunduğunu savunmaktadır. Ancak modern eleştirel sesler; rücu davalarının yıllarca sürdüğü ve tahsilat riskinin yüksek olduğu bir hukuk sisteminde, alacaklının sırf şahsi kin ve husumetle hareket ederek tek bir borçluya yüklenmesinin, "Derin Cep (Deep Pocket)" teorisi adı altında belirli kurumları (özellikle sigorta şirketleri veya kusursuz sorumlu işverenleri) adaletsiz bir şekilde cezalandıran bir finansman aracına dönüştüğünü ifade etmektedir. Bu durum, dış ilişkideki mutlak özgürlüğün, iç ilişkideki "rücu güvencesi" işlemediği sürece sözleşme adaleti ile bağdaşmadığının en açık göstergesidir.
İşte böylece, 53.-60. Günler: Temerrüt ve Borçların Sona Ermesi blokunun en stratejik sorumluluk kalkanlarından birini, alacaklının tahsilat gücünü devasa bir zırha büründüren ancak iç ilişkide borçluları adalet terazisiyle baş başa bırakan TBK m. 162 vd. (Müteselsil Borçluluk) kurumunu bütünüyle analiz etmiş olduk. Birden fazla kişinin aynı borca nasıl kenetlendiğini ve halefiyet mekanizmasının o rücu çarklarını nasıl döndürdüğünü teorik ve pratik boyutlarıyla inceledik.
Sıradaki çalışmalarda borçlar hukukunun tasfiye mekanizmaları ve sebepsiz zenginleşme rejiminin detaylarında gezinmeye devam edeceğiz. Hazırlıklarınızı bu derinlikte sürdürmeniz önem taşımaktadır.
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır.
Kullanılan kaynaklar:
Yorumun kapsamı: Bu çalışma, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 1 Temmuz 2012'de yürürlüğe giren 87. madde metnine dayanır.
Görüş: Kapsamlı öğretici yorum benimsenmiştir.
Güncellik: Bu yorum, 16.05.2026 tarihi itibariyle günceldir.