1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
Türk Borçlar Kanunu’nun sistematiği incelendiğinde, 19. madde, "Genel Hükümler"
kısmının "Sözleşmeden Doğan Borç İlişkileri" alt ayrımında yer almaktadır.
Borçlar hukuku dogmatiğinde irade özerkliği ve sözleşme özgürlüğü ilkeleri,
tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıyla hukuki bir sonuç
doğurmasını temel alır. Ancak insan doğasının ve sosyal ilişkilerin
karmaşıklığı, iç dünyadaki gerçek irade ile dış dünyaya yansıyan beyan arasında
her zaman tam bir uyum olmamasını beraberinde getirir. Kanun koyucu, TBK madde
19 hükmü ile irade ve beyan arasındaki bu uyumsuzluğun hukuki akıbetini,
sözleşmelerin yorumlanmasını ve özellikle "muvazaa" (danışıklılık) kurumunun
sınırlarını tek bir potada eriterek düzenlemiştir. Bu hükmün temel konuluş
amacı (ratio legis) borçlar hukukunda şekilci ve lafzi (literal) yoruma karşı
çıkarak, tarafların gerçek niyetini (sübjektif ve objektif anlamda) araştırmayı
emretmek ve iradeleri dış dünyaya yansıtırken bilerek veya bilmeyerek yapılan
hataların hukuki ilişkinin özünü zedelemesini engellemektir.
Tarihsel ve karşılaştırmalı hukuk perspektifinden bakıldığında, 2012 yılında
yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. maddesi, mülga 818
sayılı Borçlar Kanunu'nun 18. maddesinin güncellenmiş ve dili arılaştırılmış
hâlidir. Bu köklü düzenlemenin asıl mehazı ise İsviçre Borçlar Kanunu (OR) Art.
18 hükmüdür. Roma hukukunun katı sözcük ve şekil oyunlarından modern hukukun
irade merkezli yapısına geçişi simgeleyen bu madde, Eren, Oğuzman/Öz ve
Nomer'in eserlerinde de detaylı biçimde vurgulandığı üzere iki ayrı dogmatik
işlev üstlenir. Maddenin birinci cümlesi, sözleşmelerin yorumunda "gerçek ve
ortak iradenin" esas alınacağını belirterek "Güven Teorisi" ile "Falsa
demonstratio non nocet (yanlış niteleme zarar vermez)" kuralını normatif bir
zemine oturtur. Hükmün ikinci cümlesi ise, irade ve beyan arasındaki
uyumsuzluğun taraflarca kasıtlı ve gizli bir anlaşmayla yaratıldığı "muvazaa"
kurumunun sınırlarını çizerken, görünürdeki bu sahte işleme güvenerek hak
kazanan iyiniyetli üçüncü kişileri koruyan istisnai bir kalkan yaratmaktadır.
Dolayısıyla TBK madde 19, bir yandan sözleşmenin içyüzünü aydınlatan bir
mikroskop, diğer yandan ticari hayatın güvenliğini sağlayan bir zırh işlevi
görmektedir.
2. Maddedeki Kavramların Analizi
Maddenin uygulama alanının isabetli şekilde tayin edilebilmesi için, metinde
yer alan kavramların hem teorik boyutlarının hem de pratik hayattaki
yansımalarının derinlemesine incelenmesi zorunludur.
Sözleşmenin Yorumu (Gerçek ve Ortak İradenin Tespiti):
Sözleşmenin yorumu, tarafların birbirine yönelttikleri irade beyanlarının
hukuki anlamını, kapsamını ve sözleşmenin bağlayıcı içeriğini tespit etme
faaliyetidir. Yorum yapılırken sadece kullanılan kelimelerin sözlük anlamına
değil, sözleşmenin yapıldığı andaki hal ve şartlara, tarafların menfaat
dengesine ve TMK madde 2 uyarınca dürüstlük kuralına bakılır.
Günlük Hayattan Örnek: İki komşu kendi aralarında bir tarım aleti tahsis
etmek için anlaşırlar ancak bilgisayardan indirdikleri sözleşme taslağına
bilgisizlikten ötürü "kullanım ödüncü" yazarlar. Gerçekte bu alet için her ay
düzenli olarak belirli bir para ödenecektir ve tarafların ortak ekonomik amacı
da budur. Hukuk sistemi, kâğıtta yazan "ödünç" (bedelsiz kullanım) kelimesine
körü körüne bağlı kalmaz ve asıl ödenen paraya bakarak bunu "kira sözleşmesi"
olarak nitelendirir. Böylece, tarafların hatalı hukuki terim seçimi asıl
amaçlarını gölgelemez ve uyuşmazlık tamamen gerçek iradeye göre çözümlenir.
Falsa Demonstratio Non Nocet (Yanlış Niteleme Zarar Vermez):
Bu Roma hukuku kuralı, tarafların sözleşme kurarken iradelerinde tamamen
uyuşmalarına rağmen, beyanlarında veya sözleşme metninde yanlış bir kelime,
isim veya nitelendirme kullanmalarının, uyuşan o gerçek iradeyi
sakatlamayacağını ifade eder. Yanlışlık kasıtsız bir hatadan kaynaklanır ve
sözleşme gerçek amaca göre ayakta tutulur.
Günlük Hayattan Örnek: Bir alıcı ve satıcı, otoparkta duran kırmızı renkli ve
motor durumu incelenmiş ikinci el otomobilin satışı için el sıkışırlar. Ancak
notere gittiklerinde sözleşme metnine yanlışlıkla yan tarafta duran mavi
otomobilin plaka ve şasi numarası yazılır. Tarafların her ikisinin de
zihnindeki ve asıl satmak/almak istedikleri araç kırmızı olandır ve aralarında
bu konuda zerre kadar şüphe yoktur. Kanun, evraktaki bu yanlış yazımın
sözleşmenin sıhhatine zarar vermeyeceğini emreder. Sözleşme, kâğıtta yazan mavi
araç için değil, tarafların baştan beri ortaklaşa kastettiği kırmızı araç için
geçerli olarak kurulmuş kabul edilir.
Muvazaa Anlaşması (Danışıklı İşlem):
Muvazaa anlaşması, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla, görünürde
yaptıkları işlemin kendi aralarında hiçbir hukuki hüküm ve sonuç doğurmayacağı
yönünde, iç dünyalarında gizlice kurdukları karşılıklı mutabakattır. Bu
mutabakat, muvazaanın kalbidir ve dışarıya karşı oynanacak olan hukuki
tiyatronun yazılı olmayan senaryosunu oluşturur.
Günlük Hayattan Örnek: Yüklü miktarda ticari borcu olan bir tüccar,
alacaklılarının ve devletin mallarına haciz koymasını engellemek ister. Bu
amaçla, en güvendiği çocukluk arkadaşıyla gizlice bir araya gelerek "depodaki
tüm malları sana satmış gibi sahte bir evrak düzenleyelim ama mallar aslında
benim kalmaya devam etsin" şeklinde bir anlaşmaya varır. İşte tarafların üçüncü
kişileri aldatmak amacıyla, görünürdeki satış işleminin kendi aralarında asla
geçerli olmayacağı yönünde yaptıkları bu gizli ve kasıtlı irade uyuşmasına
muvazaa anlaşması denir. Bu anlaşma sayesinde taraflar birbirlerine karşı
görünürdeki sözleşmeye dayanarak hak iddia edemeyeceklerini peşinen kabul etmiş
olurlar.
Mutlak Muvazaa:
Mutlak muvazaa, tarafların gerçekte hiçbir hukuki işlem yapma niyetleri
olmadığı halde, sırf üçüncü kişileri veya resmi makamları aldatmak amacıyla dış
dünyaya karşı tamamen sahte ve içi boş bir sözleşme yapmış gibi görünmeleridir.
Burada görünürdeki işlemin arkasında saklanan, tarafların ulaşmak istediği
başka hiçbir gizli işlem veya amaç yoktur.
Günlük Hayattan Örnek: Bir kişi, iflasın eşiğine geldiğinde diğer
alacaklılarının banka hesaplarına ve evine el koyacağını anlar ve varlığını
kurtarmak için hukuka aykırı bir plan yapar. Hiçbir ticari veya şahsi borç
ilişkisi olmayan bir akrabasına kendisini milyonlarca lira borçlu gösteren
sahte bir senet düzenler ve akrabasının bu senedi icraya koyarak gerçek
alacaklıların önüne geçmesini hedefler. Ortada gerçekte hiçbir borç alışverişi
veya gizlenen başka bir sözleşme yoktur, taraflar baştan sona sahte bir borç
ilişkisi kurgulamışlardır. Bu şekilde, görünürdeki sahte işlemin arkasında
gerçekte kurmak istenilen hiçbir işlemin bulunmadığı pür kurgusal durumlara
mutlak muvazaa adı verilir.
Nispi Muvazaa:
Nispi muvazaa, tarafların kendi aralarında gerçekten hüküm ve sonuç doğurmasını
istedikleri gizli bir sözleşme yapmaları, ancak bu gerçek sözleşmeyi üçüncü
kişilerden saklamak amacıyla dış dünyaya karşı bambaşka nitelikte veya içerikte
sahte bir sözleşme (maske) yapmalarıdır. Hukuk sistemi olayı hem maske işlem
hem de saklanan gizli işlem olarak iki katmanda inceler.
Günlük Hayattan Örnek: Çok zengin olan ve ölümü yaklaşan yaşlı bir baba, çok
sevdiği en küçük oğluna sahip olduğu değerli yalıyı bedelsiz olarak (bağışlama
yoluyla) vermek ister. Ancak öldükten sonra diğer çocuklarının bu bağışlamayı
itiraz konusu yapıp saklı pay davası açacaklarından korkar. Bu yüzden tapu
dairesine giderek işlemi bir "satım" gibi gösterir ve oğlundan sanki banka
yoluyla yüklü bir para almış gibi resmi senet düzenletir. Burada mutlak
muvazaadan farklı olarak, tarafların gerçekten yapmak istedikleri meşru bir
işlem (bağışlama) vardır ancak bu işlemi başka bir hukuki maske (satış) ardına
kasıtlı olarak saklamışlardır.
Görünürdeki İşlem:
Görünürdeki işlem, muvazaanın türü ne olursa olsun tarafların sadece üçüncü
kişileri veya resmi makamları aldatmak maksadıyla şeklen kurdukları, ancak iç
iradelerinde hiçbir zaman hüküm doğurmasını istemedikleri paravan sözleşmedir.
Kanun koyucu bu işlemin, irade ile beyan arasındaki bilerek yaratılan
uyumsuzluk nedeniyle her zaman kesin hükümsüz (batıl) olmasını emreder.
Günlük Hayattan Örnek: Nispi muvazaa örneğindeki yaşlı babanın oğluyla tapu
memuru önünde okuyup imzaladığı ve resmi sicile geçirilen "taşınmaz satış
sözleşmesi" doğrudan doğruya görünürdeki işlemdir. Tarafların asıl niyeti
birbirlerine para ve mal satmak olmadığı halde, sırf dış dünyayı ve diğer
mirasçıları aldatmak için bu resmi evrakı imzalamışlardır. Tarafların kendi
aralarındaki gizli muvazaa anlaşması gereği, bu görünürdeki satış sözleşmesi
baştan itibaren kesin hükümsüzdür ve hukuk aleminde bir mülkiyet devri borcu
doğurması kesinlikle imkânsızdır.
Gizli İşlem:
Gizli işlem, sadece nispi muvazaada karşımıza çıkan ve tarafların gerçek
iradelerini barındıran, asıl hüküm ve sonuç doğurması arzu edilen arka plandaki
sözleşmedir. Görünürdeki sahte işlem iptal edildikten sonra, hukuk sistemi
maskenin altındaki bu gizli işlemin kanuni geçerlilik şartlarını (şekil,
ehliyet, emredici normlara uygunluk) taşıyıp taşımadığına bakar.
Günlük Hayattan Örnek: Aynı babanın oğluyla tapuya gitmeden önce kendi
aralarında anlaştıkları "ben bu evi sana bedelsiz olarak miras payından
bağımsız şekilde bağışlıyorum" şeklindeki gerçek ve samimi iradeleri gizli
işlemi oluşturur. Hukuk sistemi, paravan satış işlemini iptal ettikten sonra,
bu gizli bağışlama işleminin ayakta kalıp kalamayacağını inceler. Ancak
bağışlama işlemi tapu memuru huzurunda (resmi şekilde) yapılmadığı için, bu
samimi gizli işlem de şekil eksikliği engeline takılır ve o da geçersiz hale
gelir. Sonuçta her iki işlem de iptal edilmiş olur.
Üçüncü Kişilerin Korunması (Yazılı Borç İkrarı İstisnası):
TBK madde 19'un ikinci cümlesi, muvazaalı bir işlemin kural olarak herkese
karşı geçersiz olduğu ilkesine çok keskin bir istisna getirir. Yazılı bir
belgeyle muvazaalı şekilde borç tanımasında bulunan kişi, bu belgeye güvenerek
o alacağı devralan iyiniyetli masum bir üçüncü kişiye karşı "bu belge aslında
sahteydi, kendi aramızda muvazaalı düzenlemiştik" diyemez.
Günlük Hayattan Örnek: Bir kişi arkadaşına ticari itibarını yüksek göstermesi
için sırf iyilik olsun diye "Sana 500 bin lira borcum var" yazılı sahte
(muvazaalı) bir borç senedi imzalar. Arkadaşı ise aralarındaki güveni kötüye
kullanarak bu senedi alıp, durumdan hiç haberi olmayan ve kendisinden gerçek
bir alacağı olan masum bir üçüncü kişiye devreder (temlik eder). Senedi
devralan masum üçüncü kişi, vade günü geldiğinde parayı tahsil etmek için asıl
senet sahibine gittiğinde, senedi imzalayan kişi "Biz o senedi arkadaşla
şakasına düzenlemiştik, aslında borcum yoktu" diyerek ödemeden kaçamaz. Kanun
koyucu, belgedeki yazıya güvenen iyiniyetli üçüncü kişiyi mutlak surette korur
ve muvazaayı tasarlayan kişiyi cezalandırır.
3. Sistematik İlişkiler
Türk Borçlar Kanunu madde 19 hükmü, borçlar hukuku dogmatiğinde izole edilmiş
bir metin olmayıp, kanunun bütününe ve Medeni Kanun'un temel prensiplerine
yayılan köklü sistematik bağlara sahiptir. Öncelikle bu hüküm, sözleşmenin
kurulmasını düzenleyen TBK m. 1 (irade açıklamalarının uyuşması) ile ayrılmaz
bir bütündür. Sözleşmenin kurulup kurulmadığı ve hangi içerikle kurulduğu
tespit edilirken, tarafların zahiri beyanlarından ziyade TBK m. 19 fıkra 1
uyarınca gerçek ortak iradeleri TBK m. 1'in uygulanmasına esas teşkil eder. Bu
bağlamda, Türk Medeni Kanunu m. 2'de yer alan "dürüstlük kuralı" ve bunun
uzantısı olan "Güven Teorisi", yorum faaliyetinin en kritik anahtarıdır.
Tarafların kullandıkları sözcüklerin objektif ve dürüst bir muhatap tarafından
nasıl anlaşılması gerekiyorsa, hukuki ilişki o yönde yorumlanır.
Maddenin muvazaa kısmı ise, doğrudan doğruya TBK m. 27'de düzenlenen "kesin
hükümsüzlük (butlan)" yaptırımı ile sistematik bir ilişki içindedir.
Görünürdeki muvazaalı işlemin akıbetinin ne olacağı sorusu, öğreti ve Yargıtay
içtihatlarında tartışılmış olsa da; Eren ve Oğuzman/Öz tarafından da
vurgulandığı üzere, muvazaalı işlem hukuk sistemimizde "yokluk" ile değil
"kesin hükümsüzlük (batıl olma)" ile maluldür. Zira ortada dış dünyada kurulan
fiziki bir beyan uyuşması vardır, ancak bu irade temelden sakattır. Görünürdeki
işlem, baştan itibaren ölü doğmuş olup zamanın geçmesiyle veya tarafların
sonradan icazet vermesiyle asla geçerlilik kazanamaz. Bu kesin hükümsüzlük,
herkes tarafından her zaman ileri sürülebilir ve hâkim tarafından res'en
gözetilir.
Ayrıca bu norm, sözleşmelerde geçerlilik şeklini düzenleyen TBK m. 12 ile çok
ince ve yıkıcı bir etkileşim halindedir. Nispi muvazaada, tarafların gerçek
iradesini yansıtan "gizli işlem" maske düştükten sonra gün yüzüne çıkar. Ancak
bu gizli işlem ayakta kalabilmek için TBK m. 12 ve devamındaki kanuni şekil
şartlarını sağlamak zorundadır. Örneğin, gizli bir taşınmaz bağışlama iradesi,
tapu memuru huzurunda resmi bağışlama sözleşmesi şeklinde yapılmadığı için,
çoğu zaman TBK m. 12 uyarınca şekle aykırılıktan batıl hale gelir. Hukukun bu
acımasız sistematiği, muvazaa yapan tarafların gerçek iradelerinin (gizli
işlemin) de fiilen geçersizliğe mahkûm olması sonucunu doğurur. Hükmün ikinci
cümlesindeki "yazılı borç tanıması" istisnası ise Alacağın Devri kurumunu
düzenleyen TBK m. 183 ve devamı maddeleriyle organik bir köprü kurarak alacağı
devralan iyiniyetli 3. kişilere maddi bir koruma zırhı sağlar.
4. Yargıtay İçtihadı
Bu maddeye ilişkin muvazaa uyuşmazlıkları, Yargıtay uygulamalarının en hacimli
ve en dinamik alanlarından birini oluşturmaktadır. Özellikle sağlanan
kaynaklarda atıf yapılan "Yargıtay İBK, T. 7.10.1953, 8/7" sayılı İçtihadı
Birleştirme Kararı, Türk hukukunda muvazaanın temel tanımını yapan ve
uygulamanın seyrini çizen tarihi bir karardır. Yüksek Mahkeme bu kararında
muvazaayı; "Açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadığını bildikleri
halde, akitlerin kastettikleri durumdan başka bir hukuki ilişkide kendilerini
anlaşmış gibi göstermeleri" şeklinde tanımlamış ve irade ile beyan arasındaki
bu bilinçli uyumsuzluğun işlemin temelini çökerteceğini içtihatlaştırmıştır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun yerleşik içtihatlarına göre, TBK m. 19 uyarınca
görünürdeki sözleşmenin muvazaalı (batıl) olduğu hususu, bir iddia ve savunma
olmaktan ziyade hukuki bir "itiraz" niteliğindedir. Bu nedenle, davanın
tarafları yargılamanın hiçbir aşamasında muvazaadan bahsetmeseler bile, hâkim
dosya kapsamından muvazaanın varlığını anladığı anda bu durumu kendiliğinden
(res'en) dikkate almak zorundadır. Yine Yargıtay'ın katı uygulamasına göre,
muvazaa nedeniyle kesin hükümsüzlük itirazının ileri sürülmesi hiçbir
zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi değildir; aradan elli yıl geçse dahi
görünürdeki sahte işleme dayanılarak hak talep edilemez. Ancak Yargıtay,
tarafların yıllar boyunca muvazaalı işleme uygun davranıp (örneğin sahte
satışta bedeli ödeyip malı kullanıp) yıllar sonra sırf başka bir borçtan
kurtulmak için muvazaa iddiasında bulunmasını Türk Medeni Kanunu m. 2 (Hakkın
kötüye kullanılması) filtresinden geçirmekte ve dürüstlüğe aykırı muvazaa
savunmalarını reddetmektedir.
5. Pratik Örnek Olaylar
Olay 1 (Nam-ı Müstear / Taraf Muvazaası):
Tacir (A) aralarında uzun yıllardır devam eden derin bir husumet bulunan
toprak sahibi (B)'nin elindeki değerli fabrikayı satın almak istemektedir.
Ancak (B)'nin, fabrikayı kendisine asla satmayacağını bildiği için, güvendiği
bir arkadaşı olan (C) ile gizli bir anlaşma (muvazaa anlaşması) yapar. Bu
anlaşmaya göre (C) fabrikayı sanki kendi adına alıyormuş gibi (B) ile
pazarlığa oturacak, satış bedeli (A) tarafından gizlice (C)'nin hesabına
aktarılacak ve (C) fabrikayı tapuda üzerine geçirdikten bir ay sonra (A)'ya
devredecektir. Plan sorunsuz işler ve (C) (B)'den fabrikayı satın alır. Ancak
durumu sonradan öğrenen (B) kandırıldığını ileri sürerek tapu iptal ve tescil
davası açar. Türk Borçlar Kanunu m. 19 bağlamında değerlendirildiğinde, bu olay
tipik bir taraf muvazaası (nam-ı müstear) vakasıdır. Ancak burada dikkat
edilmesi gereken husus, satıcı (B)'nin bu gizli anlaşmadan haberdar olmaması ve
onun iradesinin sağlıklı biçimde (C) ile sözleşme yapmaya yönelmiş olmasıdır.
Borçlar hukuku dogmatiğinde, muvazaanın varlığı için tarafların her ikisinin de
(satıcı ve alıcının) görünürdeki işlemin sahte olduğu konusunda ortak bir
iradeye sahip olması gerekir. Olayda (B)'nin aldatma kastına iştiraki yoktur, o
gerçekten malını satmak istemiştir. Bu nedenle (B) ile (C) arasındaki satış
sözleşmesi muvazaa nedeniyle iptal edilemez; sözleşme geçerlidir. Satıcı
(B)'nin başvurabileceği tek yol, şartları oluşmuşsa (A)'nın şahsına karşı
duyduğu derin husumeti esaslı yanılma (şahısta hata) veya hile hükümleri
çerçevesinde ileri sürmektir, aksi takdirde mülkiyetin (A)'ya geçmesine engel
olamaz.
Olay 2 (Bedelde Muvazaa ve Şufa Hakkı Tuzağı):
Tarım arazisi sahibi (X) sahip olduğu arazinin bir hissesini 5 Milyon TL
karşılığında dışarıdan bir alıcı olan (Y)'ye satmak üzere el sıkışır. Ancak
taraflar, devletin alacağı tapu harcını çok daha düşük ödemek amacıyla, tapu
müdürlüğündeki resmi memur huzurunda satış bedelini 1 Milyon TL olarak beyan
ederler ve resmi senet bu bedel üzerinden düzenlenir. Aradan bir ay geçtikten
sonra, arazinin diğer hissedarı olan (Z) Türk Medeni Kanunu'nun kendisine
tanıdığı yasal önalım (şufa) hakkını kullanarak mahkemeye başvurur ve tapuda
yazılı olan 1 Milyon TL bedeli ödeyerek hisseyi kendisinin almak istediğini
beyan eder. Bu durumda paniğe kapılan alıcı (Y) "Biz aslında aramızda 5 Milyon
TL'ye anlaşmıştık, tapudaki 1 Milyon TL bedel muvazaalıdır, gerçek bedel
üzerinden bana ödeme yapılması gerekir" şeklinde bir savunma yapar. TBK m. 19
bağlamında bu durum açık bir "bedelde muvazaa" teşkil eder. Görünürdeki 1
Milyon TL'lik bedel beyanı, tarafların gerçek iradesini yansıtmadığı için kendi
aralarında kesin hükümsüzdür. Ancak, kendi hileli işlemlerine dayanarak
başkasına karşı hak iddia etmek dürüstlük kuralına (nemo auditur propriam
turpitudinem allegans) aykırıdır. Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına ve borçlar
hukuku prensiplerine göre, tapuda vergi kaçırmak için bedelde muvazaa yapan
taraf, bu kendi muvazaasını iyiniyetli üçüncü kişilere (önalım hakkı sahibi
Z'ye) karşı asla ileri süremez. Alıcı (Y) kendi kazdığı kuyuya düşmüş olur ve
5 Milyon TL'ye aldığı araziyi 1 Milyon TL karşılığında hissedar (Z)'ye
devretmek zorunda kalır; aradaki 4 Milyon TL'lik zararını ise hukuken kimseden
talep edemez.
6. Pratik Uygulama Notları
Maddenin mahkemeler nezdindeki uygulaması tamamen ispat yükü ve ispat
araçlarının usuli sınırları etrafında şekillenmektedir. Bir sözleşmenin
muvazaalı olduğunu iddia eden kişi, Türk Medeni Kanunu m. 6 uyarınca bu
iddiasını ispatla mükelleftir. Ancak ispatın nasıl yapılacağı, iddia edenin
taraf sıfatına göre çok keskin bir ayrıma tabidir. Yargıtay kararlarında açıkça
ifade edildiği üzere, eğer muvazaa iddiasında bulunan kişi sözleşmenin bizzat
"tarafı" ise, kendi imzaladığı sözleşmenin sahte olduğunu ancak ve ancak
"yazılı bir delille (inanç sözleşmesi/muvazaa belgesi)" ispat etmek zorundadır
(HMK m. 200 senede karşı senetle ispat kuralı). Sözleşmenin tarafı, bu
sahteliği kural olarak tanık dinleterek kanıtlayamaz.
Buna karşılık, muvazaalı sözleşmenin tarafı olmayan ancak bu sahte işlemden
zarar gören "üçüncü kişiler" (örneğin alacaklılar, mirasçılar veya vergi
dairesi) muvazaa iddiasını tanık dâhil her türlü delille (kamera kaydı, banka
kayıtları, hayatın olağan akışı, ekonomik güç orantısızlığı) ispat edebilirler.
Çünkü üçüncü kişilerin, tarafların kendi aralarında gizlice yaptıkları yazılı
muvazaa anlaşmasını ele geçirme şansları fiilen yoktur. Özellikle "Muris
Muvazaası" (mirasbırakanın mal kaçırması) davalarında, mirasçıların üçüncü kişi
sıfatıyla açtıkları davalarda mahkemeler tanık beyanlarına, yöresel adetlere,
mirasbırakanın diğer çocuklarla olan beşeri ilişkilerine bakarak çok geniş
çaplı bir inceleme yaparlar.
Ayrıca pratik uygulamada, borçlunun mallarını sırf hacizden kurtarmak için
akrabalarına devrettiği muvazaalı işlemlerde, alacaklıların TBK m. 19'a dayalı
"Muvazaa Nedeniyle Tapu İptal" davası açmak yerine, daha hızlı ve kesin sonuç
veren İcra ve İflas Kanunu (İİK) m. 277 ve devamındaki "Tasarrufun İptali"
davasını açmayı tercih ettikleri görülmektedir. Zira muvazaanın varlığını
ispatlamak çok ağır ve teknik bir külfet iken; İİK kapsamında akrabalar arası
devirlerin doğrudan bağışlama sayılarak iptal edilebilmesi, avukatlara çok daha
pratik bir usuli silah sunmaktadır.
7. Eleştirel Değerlendirme
Türk Borçlar Kanunu madde 19 hükmü, klasik borçlar hukuku dogmatiğinin iradeyi
beyana üstün tutan asil felsefesini yansıtmakla birlikte, yarattığı "kesin
hükümsüzlük" yaptırımı ve şekil kurallarıyla olan çatışması bağlamında öğretide
ciddi eleştirilerin merkezinde yer almaktadır. Öncelikle Eren ve Oğuzman/Öz'ün
eserlerinde de yoğun şekilde tartışıldığı üzere, nispi muvazaada görünürdeki
işlem (maske) iptal edildikten sonra ortaya çıkan gizli işlemin salt "şekle
aykırılık" gerekçesiyle geçersiz sayılması, hukukun kendi içindeki adaleti
zedeleyen amansız bir giyotindir. Taraflar, meşru bir menfaat uğruna (örneğin
ailevi sırları saklamak veya bir husumetten korunmak için) asıl yapmak
istedikleri sözleşmeyi bir maske ardına gizlemiş olabilirler. Ortada devleti
veya üçüncü kişileri dolandırma kastı olmadığı durumlarda bile, tapu memuru
huzurunda "satış" olarak telaffuz edilen kelimenin altında yatan samimi
"bağışlama" iradesinin sırf memurun resmi senede "bağış" yazmaması nedeniyle
topyekûn iptal edilmesi, irade özerkliğinin ruhuna aykırıdır. Hukukun, gerçek
iradeyi araştırmayı TBK m. 19 ile en yüce gaye olarak belirledikten sonra,
bulduğu o gerçek iradeyi şekil eksikliği gerekçesiyle (TBK m. 12) aynı saniyede
öldürmesi dogmatik bir paradokstur. Bu nedenle, şekil kurallarının amacına
ulaştığı ve tarafların gerçek niyetinin tereddütsüz saptandığı durumlarda
"amaca uygun sınırlandırma (teleolojik redüksiyon)" yapılarak gizli işlemin
ayakta tutulması gerektiği yönündeki doktriner eleştiriler son derece haklıdır.
İkinci büyük eleştiri, maddenin ikinci cümlesinde yer alan üçüncü kişileri
koruyucu normun lafzi darlığına yöneliktir. Nomer'in borçlar hukuku
dogmatiğinde işaret ettiği üzere, kanun koyucu muvazaalı işleme güvenen
iyiniyetli üçüncü kişileri korurken bu korumayı sadece "yazılı bir borç
tanıması" (borç senedi) bulunması şartına hapsetmiştir. Oysa modern ticari
hayatta üçüncü kişiler sadece yazılı bir senede değil, sicillerdeki bir unvana,
elektronik ortama işlenmiş ticari kayıtlara veya eylemli olarak yaratılan güven
verici dış görünüşlere dayanarak da muvazaalı bir işlemden hak elde
edebilirler. Korumayı salt "yazılı borç ikrarı" ile sınırlayan bu arkaik
düzenleme, günümüzün hızlanan dijital piyasalarında üçüncü kişilerin güvenini
korumakta yetersiz kalmaktadır. İsviçre Federal Mahkemesi'nin gelişen
içtihatlarında yapıldığı gibi, Türk hâkiminin de TBK m. 19'daki yazılılık
sınırını TMK m. 2 (Güven Teorisi) şemsiyesi altında genişleterek, görünüşe
haklı olarak güvenen tüm masum üçüncü kişileri kapsayacak şekilde modern bir
yorum (praeter legem) faaliyetine girişmesi elzemdir.
Son olarak, TBK madde 19'un birinci cümlesindeki "gerçek ve ortak iradenin"
bulunması faaliyeti ile objektif güven teorisi arasındaki hassas denge
uygulayıcıları zorlamaktadır. Kanun metni açıkça sözcüklere bakılmaksızın
"gerçek iradenin" esas alınacağını (sübjektif yorumu) emretmektedir; ancak bir
uyuşmazlıkta tarafların o anki zihinsel gerçek iradelerinin zihin okuma
yöntemiyle saptanması fiilen imkânsızdır. Yargılamada hâkim, mecburen
tarafların dışa vuran davranışlarına, ticari yazışmalarına ve "makul bir
insanın bunu nasıl anlayacağı" kriterine (objektif yoruma) sığınmak zorunda
kalmaktadır. Bu durum, yasanın lafzı (sübjektif araştırma emri) ile
yargılamanın pratiği (objektif güven analizi) arasında kaçınılmaz bir uçurum
yaratmaktadır. Yargıtay'ın sözleşmeleri yorumlarken çoğu zaman lafze bağlı
kalarak sözleşme metnini katı uyguladığı, nadiren gerçek irade araştırmasına
girdiği göz önüne alındığında, TBK m. 19'un vadettiği "adalet", ispat hukuku
duvarlarına çarparak parçalanmaktadır. Sözleşme yorumunun hâkimin keyfi
takdirine açık, belirsiz bir gri alan olmaktan çıkarılıp, ekonomik akla,
sektörel teamüllere ve dürüstlük kuralına dayanan somut yargısal testlerden
geçirilmesi, hukuk güvenliği adına Borçlar Hukuku sistemimizin en önemli
vizyonlarından biri olmalıdır.
Metodolojik Not
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır.
Kullanılan kaynaklar:
- Doktrin: Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler; Kemal Oğuzman / M. Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler; Halûk Nomer, Borçlar Hukuku Genel Hükümler; Selâhattin Sulhi Tekinay / Sermet Akman / Halûk Burcuoğlu / Atilla Altop, Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler.
- Yargı kararları: Türk Borçlar Kanunu m. 19'yi doğrudan atıflayan güncel bir Yargıtay kararı mevcut taramayla tespit edilemedi.
- Tarihsel arka plan: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun madde gerekçesi.
- Karşılaştırmalı hukuk: İsviçre Borçlar Kanunu (OR) OR ilgili madde.
Yorumun kapsamı: Bu çalışma, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 1 Temmuz 2012'de yürürlüğe giren 19. madde metnine dayanır.
Görüş: Öğretici yorum benimsenmiştir.
Güncellik: Bu yorum, 16.05.2026 tarihi itibariyle günceldir.